26 Haziran 2017 Pazartesi

Bayram gibi bayram



Yorgunluktan gözlerim kapanmak üzere ama uyumadan yazmalıyım bugünü. Zira üstüne bir uyku geçirdikten sonra hiç bir olay olduğu gibi kalmıyor. Hollanda'da bütün bayramlarımız yalnız ve buruk geçti bu güne dek. İlk defa gerçekten mutlu bir bayram günümüz oldu burda. Hatta sanıyorum artık herkes tatile gitmeyi tercih ettiği için orada bile böyle coşkulu kutlama azdır.

Buradaki arkadaş grubumuzla bayramları beraber kutlayalım diye bir düşüncemiz vardı ama sadece sözde kalmış eyleme geçirememiştik. İki gün önce ise bir anda toplaşalım mı ne yapsak diye ortaya atıldı fikir. Hemen bir WhatsApp grubu kuruldu, eklenen 22 kişiden 10 kadarı katılabilecekti. Geç bir plan olduğu için zaten herkesin programı belliydi veya son haftaların muhteşem havasına rağmen havanın bozacağı tuttu. Önce bize davet ettim, yok dediler zor olur, kızımın Doğum gününü yaptığımız parkta kutlamaya karar verdik.

Fakat hava mesele, açacak mı yağacak mı ne olacak diye elimizden düşmedi telefonlar. En sonunda gözümüzü karartık, yaz yağmuru Ne olacak dedik, olmadı eve kaçarız diye anlaştık. Herkes ne yapabiliyorsa yaptı veya getirdi. Fakat bayramın bereketi işte soframız doldu taştı.

Sabah erkenden anlaştığımız parka gittik. Web sitesine göre o saatte açılmış olması gerekiyordu ancak kapalıydı (tel çiti var ve kilitleniyor hergün) bir süre bekledik ama açılmayınca ona çok yakın başka bir parka gittik. Burası ayrıca içinde cafe olan bir parktı, ilk başta burayı da düşünmüştüm ama kararsız kalmıştık. Ancak yine burası kısmetmiş ve üstelik Allah bize güzel bir plan hazırlamış ki. Cafenin iç kısmında ayrıca bir doğumgünü olduğu için rezerve haldeydi ancak, öğleden sonra olacsk bir parti için parkın başka bir köşesine çardak kurulmuş, altına masalar yerleştirilmişti. Biz cafe önünde bir masaya oturacakken itiraz ettiler ama o çardağı ücretsiz kullanmamıza izin verdiler (normalde doğumgünü olan kira ödüyor). Hemen yerleştik Harika bir ortam oluşeverdi. Gerçi sonrasında cafe sahibine içimizden gelen bir ücreti bir tabak baklava eşliğinde verdik, çok memnun oldu. Tabi yaptığımız alışveriş de cabası. Normalde hava kapalı olduğu için o gün pek de yoğun değildi. Nasip işte.

Bol sohbet kahkaha, yeme içme derken çocuklar için unutulmaz anlar yaşandı bence. Parkın oyunlarından faydalandılar elbet ama zaten bunu sıradan günlerde de yapıyorlar. Toplu oyunlar oynattık (çatlak patlak, bezirgan başı, körebe gibi), el öptürüp bayram harçlığı, şeker /çikolata verdik, kolonya döktük. Bayram harçlıklarıyla dondurma aldılar. Sonra babalar ve çocuklar futbol maçı yaptılar. Parktaki ücretsiz araba ve bisikletlerle yarış yaptılar, yokuşlardan kaydılar. Baloncuklar yapıp yakaladılar, çikolatalarını, kuru üzümlerini paylaştılar. Bu tarz piknikli park gezileri çok yaptığımız halde bugünün farkını ve önemini anladılar. Hatta bir ara oğluşum boks diyerek yumrukları tokuşturmayı talep eden birinin yumruğunu öptü :) El öpücek zannetti garibim. Üstelik ona hiç öğretmemiştim bugün kendisi görerek öğrendi :))

Velhasıl hepimiz için çok keyifli bir gündü. Şimdi içimde mutlulukla perçinlenmiş bir huzur var. Bundan sonra elimizden geldiğince bunu gelenekselleştirmeye karar verdik. Bugün kendi aramızda konuşurken nerde o eski bayramlar şeklindeki sözlerimizi, belki yıllaaar yıllar sonra onlar da söyler. Nerde o parkta yaptığımız eski bayramlar diye....


Biz bu bayrama çok mutlu başladık, dilerim sizinki de öyle geçer. Herkese iyi bayramlar 💖<3 p="">

10 Haziran 2017 Cumartesi

Hangi Tatil

Hangi Tatil

Henüz dönüş yolunda olduğumuz bir kamp tatili yaptık, detaylarını umarım yazabilirim daha sonra. Çok güzeldi, minicik bir bungalow, ihtiyacın olan herşey var ama yemeğini temizliğini kendin yapıyorsun. O büyük otellerdeki gereksiz lüks yok, israf yok buna rağmen doyasıya keyif var, zamanı nasıl yöneteceğin sana ait (yemek saati havuz saati döngüsü yok) ister topla ister dağıt ( oteldeki ayıp olmasın kaygısı yok). Yüzlerce bungalow çadır ve karavanın olduğu kocaman ancak elbette sınırlı arazide çocuklar özgür, doğa muhteşem, çok sevdik, bundan sonra her sene gitmeyi diledik.

Ben şahsen böyle kendin yap kendin ye anlayışını seviyorum, bana zor da gelmiyor. Zaten yılın tüm diğer ayları dikkatli besleniyoruz, tatilde karpuz ekmek ye ne çıkar diye düşünenlerdenim. Hafif yiyelim hafif yaşayalım... Üstelik israf da etmiyoruz, herşey dahil otellerde gözüme aldanıp tabağıma doldurduğum yemekleri israf olmasın diye mideme tıktığım sonrasında da ters dönmüş kaplumbağa gibi kaldığım çoktur. O yüzden böylesi daha iyi. Tatilde asıl olan kafayı boşaltmaktır, bunda da olmuyor mu, hem de ne güzel oluyor...

Ve dün gece dönüş yolunda mola vermek için bir gecelik gayet lüks bir otelde kaldık. Şıkır şıkır banyolar, gürül gürül sıcak su (kampta küçük ısıtıcı bazen tekliyordu), yumuşacık kaliteli yataklar (evet kamptaki sırtımı ağrıtmıştı), zengin görünümlü dekorasyon... Oh be dedim lüks ne güzel birşey kendime geldim.

Sonra tabi bir daha kendime geldim, ben ne diyorum diye... Daha dün kamptan mest haldeydim noldu? Bir gün öyle bir gün böyle, insanoğlu ne tuhaf?

Evet belki tuhaf belki değil, her birine ihtiyacımız var. Herkesin her birine ihtiyacı farklı dozda olabilir. Uzun süren kamp yaşamı kimini yorar kimini yormaz, lüks otel tatili kimi zaman şart kimi zaman ekstra.

Modern çağın lükslerini yaşamamış olsaydık yine de lüksü arar mıydık? Ortaçağda falan taş yatak üzerinde uyuyanlar kabarık saman yatakları hayal ederler miydi? İnsanoğlu neden daha hep ileriye gitti? Rahat yaşam konfor için mi? Bu durumda ısrarla ormanda veya kamplarda yaşayanlar (yakın zamanda Doppler isimli kitabı bitirdim- normal hayatını bırakıp ormanda ilkel yaşamaya geçen bir adamı anlatıyor) neyin peşinde? Yaptıkları doğamıza aykırı beyhude bir uğraş mı?

Kafamda bu sorular dönerken damağımda kalan, herşey tatmin olduğun ölçüde güzel. Bir gün onu istersen, diğer gün diğerini istemen suç değil. Hepsi bizim için hepsinin yeri ayrı ayrı. Ve hepsinin bize kattığı farklı...



30 Mayıs 2017 Salı

Ne Yerde Ne Gökteyim



Hollanda'da 4, Slovakya'da 3 olmak üzere gurbetçi yaşamımızın 7 yılını geride bıraktık. Belki gün gelir hissim değişir ama bu sürede kendimi iki ülke arasında bir boşlukta yaşıyormuş gibi hissediyorum. Neden mi? Durun anlatayım.

Hollanda'da iki tip göçmen profili var. Biri şimdi 3. neslin burada yetiştiği 50'li yıllarda işçi olarak gelen kesim. Biz kendi aramızda onlara gurbetçiler diyoruz. Diğeri de bizim gibi yakın zamanda gelmiş, Türkiye'de doğup büyümüş buraya okul veya iş için gelmiş kesim, buna da expatlar diyoruz. Bu iki kesim arasında çok fazla iletişim bulunmuyor. Çünkü gurbetçilerin ilk nesli ile müthiş bir zaman/anlayış farkı var, onlardan doğan yeni nesiller ise ayrı bir araştırma konusu olur; zira elli altmış yıl öncenin Türk kültürüyle yetişmiş ama modern Hollanda kültürüyle bezenmiş, değişik ilginç bir nesil bu. Ne bize benziyor, ne Hollandalılara tam bir kültür melezi. Dolayısıyla onlarla da iletişim zayıf oluyor.

Biz de kendi expat grubumuzla takılıyoruz tabi ancak sanki yavaş yavaş onlara dönüşmeye başladık. Zira 50 yıl öncesi olmasa da 5-10 yıl öncesine ait Türk kültüründe takılıp kalmışız gibi geliyor. Oysa hep kınardım gurbetçileri, bir türlü adapte olmamışlar, kendi dünyalarında takılıp kalmışlar, hiç çaba göstermemişler gibi. Üstelik bir gurbetçi olan sürüş hocam da aynı cümleleri sarfediyordu. Fakat şimdi anlıyorum ki bu çok da kolay bir iş değil.

Kendim için konuşacak olursam Türkiye'de olan biten olaylar, diziler, ünlüler, sansasyonel isimler, şehre dair gelişmeler vs gibi mevzular 7 yıldır yok. Şimdi internet hayatımızda olduğu için gurbetçiler kadar yalıtılmış değilim elbet. Daha çok şu kıvama geldi, takip etmediğin sürece yok, takip etmediğin konular yok. Bu yüzden sosyal medyada dönen muhabbetlere veya eve gittiğimde konuşulan mevzulara çok yabancı kalıyorum. Oysa oradayken ilgimi çekmeyen konularda dahi tüm bilgiler farklı kanallardan beynime dolardı. Diğer yandan hala Hollandacam çok zayıf olduğundan buraya dair bilgiler de zorunlu olarak bana gönderilenlerden (okul bültenleri, kapıma gelen mektuplar, uyarı afişleri vs) öteye geçemiyor. Bu ülkede neler oluyor, neler dönüyor haberim yok. Böyle olmasını istemesem de henüz ekstralar için zamanım yok.

Şimdi 50-60 yıl öncesini düşününce durumun vehametini daha iyi anlayabiliyorum. Belki ayda bir zor edilen telefonlar, 2-3 senede bir zor gidilen memleket ziyaretleri... Gerçekten iki kanalınnda tıkandığı, ülkeler arası bir boşlukta, kendi kurduğun küçük dünyanda yaşamak zorunda kalıyorsun.

İşte benim kurduğum dünya da böyle. Hollanda ayağında, çocuklarım, kocam, evim ve çiçeklerimden oluşan, birkaç arkadaş aile ile renklenen bir dünya. Diğer tarafta ise ailem, yakınlarım, arkadaşlarından oluşan, takip ettiğim sosyal medya ve bloglarla sınırlanmış, okuduğum gazete ve köşe yazılarının ötesindeki bilgi kanallarını kapattığım bir dünya. Bu durumdan memnun olmadığımı söyleyemem çünkü gerçekten beni huzursuz edecek şeyler çıkmış oluyor bu halkanın içinden. Hoş, belki orada yaşasaydım da akıl sağlığı için benzer bir halka oluşturacaktım kendime bilemiyorum tabi.

İşte böyle, ne yerde ne gökteyim, bir garip seferdeyim. İki ülke arası paralel bir evrendeyim :)

28 Mayıs 2017 Pazar

Bir Günlük Tatil



Sanırım son on gündür falan Hollanda'da hava mevsim normallerinin üzerinde seyrediyor, Türkiye'den bile sıcak. Hatta dün okyanusta yüzdüm o derece. 

Biz de bu sıcak havayı kaçırmıyoruz tabi. Her gün okuldan sonra parklara (genelde içinde su bulunan) göl kenarlarına, pikniklere gittik ve görünüyor ki önümüzdeki hafta da böyle olacağı için gitmeye devam edeceğiz. Dün ise Amsterdam'a 1-1,5 saat uzaklıktaki bir kasabaya gittik. Bu kasaba Hollanda'nın Antalya'sı olarak bilinen bölgede yer alıyor. Biraz daha  güneyde olmasının yanısıra, okyanusun o hırçın dalgalarını kesen, onu sanki bir iç denize dönüştüren bir koyu var. Kasabanın adı Hallevoetsluis.

 

 

 
Bundan üç yıl önce bir ağustos ayında, o yıl eylül sonunda yapacağımız yaz tatilini beklemekten bitap düşmüş, bari küçük bir tatil yapalım diye bir haftasonu için gelmiştik buraya. Tabi ki yüzme beklentimiz yoktu. Fakat o zaman da yüzmüş ve kasabayı çok beğenmiştim. Tam bir sahil kasabası. Hani İstanbul'un karmaşasından çıkıp Ağva'ya veya Kumburgaz'a geçince bir his dolar içinize. Hala İstanbul'dasınuzdır ama birşeyler değişiktir. Denizin kokusu mu, balkonların bahçelerin yeşili mi buna sebep bilmem. Ben her ne zaman böyle bir sahil kasabasına gitsem aynı hisle dolarım.

İşte dün de öyle oldu, oysa yaşadığımız yerde de bol su (göl, kanal) ve bol yeşil var. Bahçeler yazlıkçı evleri gibi ama işte şıpıdık terlikler, güneş kremi kokusu yok.  Yazlık elbiselerini giymiş insanların lakaytlığı yok belki ondan. 

Ah nasıl iyi geldi anlatamam. Öğle saatlerinde vardıktan akşama kadar kumsalda oturduk. Hava 31 derece olmasına rağmen rüzgar bunaltmıyordu. Arada denizde ıslanıp serinliyorduk tabi. Kumlardan sakındığımız atıştırmalıkları yemek, sıcaktan kaynamış suları içmek, arabalı satıcıdan alınmış dondurma yemek... Yaza dair özlediğimiz ne varsa yapabildik.

Akşam yola çıkmadan önce bir restoranda yemek yedik. Önceden geldiğimizde yine orada yemiştik bir Akdeniz-Yunan restoranı: Limani http://tolimani.nl/ Zengin mezeler, soslar herşey çok lezizdi. Hollanda restoranlarına göre geniş bir menü seçeneği vardı. Salatalar, yemek yanındaki aperatifler. Aslında çoğu bizim Akdeniz mutfağımızdaki yemekler ama gel gör ki burada türk restoranı deyince hep aynı yemekler, kebap döner birkaç dolma salata o kadar. Oysa Yunanlılar ne güzel sunuyor mutfağını dedik yerken. 


Tabi açık havada marinaya karşı oturup yemenin keyfi de başkaydı.

 

Yemekten sonra eve döndüğümüzde, aynen bir Ege kasabasına gidip tatil yapıp dönmüş gibi bir his vardı. Bu sadece bana olmadı, birlikte günü geçirdiğimiz ve buraya ilk defa gelen arkadaşıma da oldu. Ve işte o his bana günlerce yetecek biliyorum. Bu gittiğimiz yerin yakınlarında birkaç tane daha benzer yerleşim var. Bundan sonraki sıcak havalarda onları da keşfedelim diyoruz şimdi. Hergün tatil olsun insanı değilim ama böyle tatiller de çok iyi geliyor doğrusu ☺️

25 Mayıs 2017 Perşembe

Mükemmellik Değil Takıntı



Yakın zamanda bir Türk arkadaş edindim. Geçtiğimiz kış bizim mahalleye taşınmışlar (başka bir arkadaştan duymuştum) ve oğlum oyun okuluna başladığında bir de baktım ki bir Türk daha var sınıfta. Evet o ailenin çocuğuymuş. 

İşte şubat ayında oğlum okula başladığından beri okul çıkışlarında görüşüyor, parklarda oynuyor ve sohbet ediyorduk fakat o kadar yakın oturmamıza rağmen bir türlü gidiş geliş yapamadık. Geçen hafta ilk teşebbüsümüz onların doktor randevusunun öngörülenden uzun sürmesiyle iptal olmuş, bugün okul çıkışı hadi gelin bize demesiyle bir anda planlanmıştı. Tabi önce eve gidip çocukların üst başını değiştireyim, biraz karınlarını doyurayım bir saate geliriz dedim anlaştık.

Onun da iki çocuğu var, biri Nova'dan az büyük, diğeri az küçük :)) Araları çok yakın 1,5 yaş. İki çocukla sakın hiç birşey uğraşma ben bir kahve içerim çocuklara da meyve falan veririz yeter dedim.

Gidince bir de ne göreyim kek, poğaça, börek çeşit çeşit yiyecek çıkarmış, çocukları da unutmamış. Üstelik bunları bu kadar kısa sürede yapmış, bravo. 

Hoşuma gitti ama hoşuma giden bunları yapmasından çok yapabilme becerisiydi. Yapmasa da olumsuz düşünmezdim ama nasıl anlatsam, benim gibi biri bulduğum için sevindim. Benim de elim çabuktur, kısa zamanda birşeyler hazırlayıveririm, pratik çözümler bulurum ama bunların ötesinde ve bence en önemlisi üşenmem. O da öyleydi iki ufak çocuğa rağmen (yada onların sebebiyle mi demeliyim) üşenmek nedir bilmeyen biri.

Sabah erken kalkıp ekstra birşeyler hazırlamak, aniden bir yere gideceksem on dakikada hazırlanmak, hadi şunu yapalım deyince hemen başlamak böyle çabucak girişen ve olduran biriyim. Bu huyumu seviyorum. Üstelik bir günde o kadar çok şey yaptığım halde kendime zaman ayırmak veya kitap okumak, hergün olmasa da dizi izlemek, kendim için birşey yapmak vazgeçilmezim. Onlara da mutlaka zamanım oluyor, nasıl oluyor da oluyor bilmiyorum ama oluyor. Çoğu zaman ablam hayret ediyor :))

Ben hareket berekettir lafına çok inanırım, durup düşünmektense harekete geçmeyi tercih ederim. Mesela çok aşamalı bir iş olsun, önce tüm ayrıntılarını tek tek düşünüp uzun planlar yapan biri değilim, ilk aşamayı düşünür başlarsam devamı gelir diye inanırım. Zira ikinci aşama ilk aşamayı yaparken kendiliğinden şekilleniverir... gibi.

Eşim bazen az zamana çok iş sıkıştırmama kızar, bu kadar mükemmel olmak zorunda değil yorma kendini der. Ben de derim ki bunları mükemmel görünmek için yapmıyorum, senin için başkası için hele hiç yapmıyorum. Hepsini kendim için yapıyorum, bu mükemmellik değil takıntı :) Evimi derli toplu tutmak benim ruhumun ferahlığı için önemli, veya çeşit çeşit yemekler pişirmek kendi kendime yaptığım challange'lar. Mesela birkaç kere çok dağınık evimi öncesi/sonrası yaptım insta story'de. Bir saatte toplayacağım dedim topladım ve bu süreçten haz aldım. Bu tip şeyler hayatıma renk katmak için yaptığım minik oyunlar. Evet tüm bu işleri oflaya puflaya da yapabilirim veya tembelliğe yatıp dağ gibi biriktirebilirim, sonra da hiç bir işe yetişemiyorum diye depresyona da girebilirim. Evet böyle yaptığım zamanlar da olmuştu ama asla şimdiki kadar zevkli değildi o zaman hayat. 

Pek tabi ki bu takıntımın sınırlarını farketmeye çalışıyorum. Günlük planlayıp yapamadığım işleri dertlenmiyorum. Aman zaten çabucak yapıyorum yarın 15 dakikada yaparım deyip geçiyorum. Gerçekten zaman bulamadığımda toplanmamış yataktan veya kirli camlardan rahatsız olmuyorum. Fırsat yaratıp yapmaya çalışırım o ayrı ama olmuyorsa da olmaz, yani takıntılarımın negatif etkisini kapatmaya çalışıyorum.

Olduğu kadar, olmadığı kader sen yeter ki hayatına renk ver :))




19 Mayıs 2017 Cuma

Günün Özeti-19 mayıs 2017 cuma


 
Her günümüz bu kadar yoğun değil ama bugün gerçekten çılgın bir gündü. Üstelik daha bitmedi. Biraz önce eşim geldi çocukların akşam yemeği işini ona devrettim (normalde hep beraber yeriz ama ayakta duramıyorum uzanmam lazım) ben odama kaçtım. Biraz soluklanıp gideceğim. Bu saatten sonra yemek ve uyutma faslı oluyor tabi ki ancak en azından onlarda eşimin desteği oluyor. 

Sabah, gece uykum kaçtığı için 7 yerine 7,30 kadar uyudum ve uyanınca hızlı bir duş alıp 7.45 de çocukların yanına gittim. Kahvaltıya oturmuşlardı. Hemen Helo'nun beslenmesini hazırlayıp kendim de birşeyler yedim ve 8 de okul için hazırlanmaya başladık. Kıyafet ve saç faslı 15 dakika sürüyor ama bu sabah oğlumun da gelmek istemesiyle (normalde onu almayıp bir koşu bırakıp geliyorum) onu hazırlayıp çıkmak 8.20 yi buldu. 8.28 de çalan zili okulun bahçesinde karşıladık ve aceleyle içeri gönderdim. Kapıda öğrendim ki kızımın haftaya salı olacak olan okul gösterisinin bir provası bugün herkese açık halde saat 10.30 da olacakmış. Tabi ki gitmeliydim. 

Okuldan çıkınca oğlum ne yöne yürüyeceğine karar verir ve bu sabahki rotası, son dönemdeki takıntısı tavuskuşuna bakmak için çiftlik oldu . Çiftlik 9.30 da açılıyor, tabi ki açık değildi ama civarında dolanıp tavuskuşunu aradık. Bulamadık. Ağır ağır eve döndüğümüzde saat 9 u biraz geçiyordu. Eve dönerken yüzme havuzunun yanından geçiyoruz ve bugün yüzmeye gitmek ister misin diye sordum oğluma (tamam ben kaşındım biliyorum fakat onun yaşındayken ablası o kadar çok aktiviteye gitmişti ki bu konuda biraz vicdan azabım var, bu yüzden fırsatları kaçırmamaya çalışıyorum). İsterim dedi. Birkaç kez gitmiştik daha önce, sonra da uzun bir ara vermiştik. Her hafta soruyordum istemiyordu hiç. En son geçen hafta ablasının dersinde o da havuza atlamak isteyince yeniden başlamalı dedim. Bebek ve toddler saati saat 9-10.30 arası. Hemen gerekli malzemeleri çantaya attım ve 9.20 gibi havuza vardık. Nova bugün çok cesurdu gerçekten, kendi kendine suda durmayı denedi ve başardı. Defalarca yaptı. Ağzını kapatıp suyun içine sokmayı öğrendi. Artık dudakları morardığında hala çıkmak istememesine rağmen zorla çıkardım, hızlıca giyinip hemen gösteriye gittik. (Bunların hepsi yanyana, bir kare otopark alanının bir tarafında Helonun okul, bir tarafında çiftlik bir tarafında yüzme havuzu diğer tarafında Novanın okulunun ve gösteri yapılacak yerin olduğu bina var). Neyse ki bizimkilere sıra gelmemiş, fakat kalabalıktan kıza kendimi gösteremiyorum. Geldiğimi bilmeli, herkesin anneesi oradayken benimki yok diye üzülmesin. En son artık sahnenin yan tarafına geçip epeyce yaklaşıp gözüne girmeye çalışıyordum ki kızım öğretmeniyle bana yürüdü, çişi gelmiş :) Koşa koşa wc ye gittik, o sırada oğlum da sallanıyor biliyorum çişi geldi ancak inadı tuttu ısrarla yapmak istemedi. Tam kızı bıraktım gösteri başlamak üzere oğlum kucağımda başladı işemeye. Haydi koş yine tuvalete. Neyse ki fazla kaçırmadan yakaladık. Kalabalığı defalarca yardığım için belki küfür yedim ama napıyım. Geldiğimde bizimkiler sahnedeydi, neyse ki müzik başlamamıştı. Oh yetiştim.

Gösteriden sonra bir on dakika kadar durup çıktık. Bu sefer sabah göremediğimiz tavuskuşuna bakmaya yine. Baktık ki çiftliğin çitinden atlayıp dışarı çıkmış (arada geziyor öyle serbest bir kuş bizimki) biraz onu izledik ve yine ağır ağır zorla eve geldik. Oğlum bu sabah erken kalktığı (6 dan beri uyanıktı) ve yüzmede yorulduğu için uykusu gelmişti. 10-15 dak kadar evde oyalandıktan sonra 11.45 gibi uyudu (normalde 13 civarı uyur). Hemen makinaya çamaşır attım, ortalığı topladım. Bir çorba ve yemek koydum, bir yemeğin de malzemelerini hazırladım. Yemekler pişerken dağınık oyuncakları topladım, mutfağı masayı falan sildim. Yerdeki kırıntıları süpürdüm. Birka arkadaşımla WhatsApp dan yazıştım ve 1 saat sonra oğlum pıtır pıtır yanıma geldi. Yorgun diye belki iki saat uyur hayallerim suya düştü. O biraz arabalarıyla oynarken çorbayı blenderdan geçirdim yağını tuzunu ekledim ve beraber bir kase çorba içtik. Saat 2 olmuş ve Helo'yu okuldan almak için evden çıkma vaktimiz gelmişti. 14.15 de çıkış zili çalıyor ama sınıflar sırayla çıktığından 5-10 dakka gecikebiliyor çıkışları. Çıkınca yine okulun bahçesinden ayrılamadılar. Saat 15 te yine zorla eve girebildik.

Bir sonraki dışarı çıkış için yarım saatimiz kalmış. Kızımın üstünü çıkardım, çorbasını verdim ve o bu arada biraz dinlenme videosu seyretti. Ben de önceden hazırladığım yarım yemeği pişmeye bıraktım (allahtan saati ayarlanan ocağım var, kurup bırakıyorum) kurumuş çamaşırları katladım, bu sefer de onun yüzme dersi için çantasını hazırladım ve 3.45 deki ders için 3.35 de evden çıkabildik. Koşa koşa gittik başlamasına 2 dakka kala yetişmiştik ama mayosunu unutmuşum. Normalde çantasına hep fazla mayo koyarım var sanıyordum yokmuş. Bir posta ağladı, öğretmene sordum atlet kilotla yüzmesine izin vermedi. Unutulmuş eşyalardan oluşan bir ihtiyaç dolabı varmış ordan bul giydir dedi. Bir koşu gittim aradım tarafım neyse uygun birşey buldum. Eve de giderim ama çocukla git gel en az 15 dak ve ders zaten 45 dakika geriye ne kalacak. 

Neyse kızı postaladıktan sonra yüzme havuzunun cafesine oturduk (ilk defa oturuyorum) ve bir cappucino içtim nihayet. Oğlum da biraz oturdu sağolsun, arabalarıyla falan oynadı masada. Fakat yarım saat çabucak bitti (45 dakikanın bir kısmı mayo arama bir kısmı kahve sipariş ver bekle ile zaten geçmişti). Hemen havuzun kenarına gittik, kızım çıktı duş aldı, giydirdim ve eve gideceğiz ancak her zamanki gibi cafeden birşey alalım sızlanması başladı. Bu sefer açlar diye patates kızartması ve içecek aldım. Birazcık oturup yediler sonra cafenin bahçesine kaçtılar. (Bir sınıf arkadaşı da bahçedeydi) Bahçe de çok büyük ve göl kenarında. Oturduğum yerden gözümle göremiyorum diye mecburen peşlerine gittim. Bunlar bir oyuna başladılar hadi kızım hadi oğlum yok gelmiyorlar. 5.30 da artık oğlanın kakası gelmiş olduğu için (normalde yüzme dersi 4.30 da bitiyor) ben gidiyorum istersen kal diye blöf yaparak eve geldik. Ayağımda bir tırnağım çatlayıp derinden kopmuştu orası acımaya başladı. Eve gelince baktım şişmiş. Hemen oturmak isterdim ama ne mümkün, bahçedeki çalılıkta onlarca buluna tırtıllardan bir kavanoza koyup okula götürme sözü vermiştim önceden. Tutturdu toplayalım diye. Bir kavanoza birkaç tane topladık, eve girdik, oğlum kaka yaptı, biraz fazla batırdı, onu temizledim, kızın üstünü değiştirdim ve tam oturdum ki kapıdan kocam girdi (saat 17.45). Görünce sanki hep oturuyormuşum gibi oldu. He he ne demezsin. Öyle çok oturdum ki kalçam uyuştu  😂 

 
Neyse o da biliyor tabi ne kadar yorulduğumu, dedim üstünü değiştirir değiştirmez gel ben yatacağım. Evet o evden 9 da çıktı geldi rahat ev kıyafetini giydi. Ben 8 de giydiğim kıyafeti (tamam iş kıyafeti değil benimki ama normal ev kıyafeti de değil) an itibariyle hala çıkarmış değilim😣 

Ve şuan karnım acıktı fakat bu günü yazmayı tercih ettim. Çok yoğundu çok yorucuydu ama böyle çok yoğun günlerde bana bir yaşam enerjisi geliyor, keyfim yerinde hatta. Hayret bişey 😀

Daldan Dala Düşünceler





Ergenlikte fazla sivilce problemi yaşamadım, görenlerin beğendiği ama bence çok kuru olan bir cildim var. Fakat her defasında hayrete düştüğüm bir durum var ki, her ay adet döneminden bir iki gün önce tek bir tane minicik (çoğunlukla farkedilmeyen) bir sivilcem oluyor. Heh diyorum mektup geldi hazır ol Gece. Bundan başka (eskiden böye miydi hatırlamıyorum) son 6-7 aydır tam adet döneminden bir gün önce tüm gün boyunca sinirlerim feci gergin oluyor. Her zamanki tahammüllü anne gidiyor yerine çocuklara her fırsatta kızan anne geliyor. Halbuki biliyorum ertesi gün olacak şeyin habercisi bu fakat kontrol edebilmem çok zor. O gün kendimi çocuklardan uzak tutuyorum resmen, her an burnumdan dumanlar ağzımdan ateşler çıkabilir çünkü. Sonra bir daha hayret ediyorum. Vay be şu hormon denen moleküllerin yaptığı işe bak. Dağ gibi iradeyi yerle bir ediyor (evet iradem fena değil bence) ve kendimi tanıyhamaz hale getiriyor pes. Yine de bu habercilerin varlığından şikayet edemem. Duyduğum diğer pm hikayelerine göre benimki devede kulak :)

Bir de bazen şuna hayret ederim. Bir sabah uyanırsınız, genelde boyunda veya yanakta, bazen kolda ensede falan şöyle 2-3cm uzunluğunda bembeyaz ince bir kıl çıkıvermiştir. Bildiniz mi? Bir gün önce yoktur, nasıl bir gecede bu kadar uzamıştır. Üstelik neden beyazdır (yaş genç olsa dahi). Eline gelince birden bire utanır şaşırırsın. Pıt diye çeker koparırsın, pek acımaz ama tuhaftır. Neden olmuştur? Bir hastalık belirtisi mi yoksa stresin vücuttan atılış şekli mi. Hani stres olunca uçuk çıkar ya, bu da stres kılı mı?

Bazen böyle aklıma cevabı bilinmeyen sorular takılıyor. Mesela şimdi de geldi bir tane. "İnsanlar enginarın yenen birşey olduğunu nasıl anlamışlar acaba?" gibi. Dışardan bakınca gayet dikenli sert birşey, içinde yenen kısmın olduğunu anlamak kolay değil. Yoksa bir nesil her önüne geleni yiyordu da, sağ kalanlar mı bu bilgiyi aktardı. Evet enginar yenir devedikeni yenmez diye...

Yemekle ilgili kafama takılanlar pek bitmez aslında. Hollandaca yemek dergisinde salatalık çorbası tarifi vardı. Bildiğimiz salatalık. Hatta ızgara falan da yapıyorlar. İlk tepkim ıyyy olsa da olay tamamen alışkanlık sanırım. Salatalık pişirerek mi yenir pişirmeyerek mi? Bu gelenek nasıl oluşmuş acaba?

En iyisi ben hayret ediyorum etiketi açayım da aklıma geldikçe yazayım sorularımı. Benim gibi merak eden, edip de çözüme ulaşan vardır belki?

14 Mayıs 2017 Pazar

Damlatmadan Kolay Badana

Geçtiğimiz yıldan beri evin salonunu ve antre gibi bölümleri badana yapmak istiyordum. Hatta bunun için geçen yaz Facebook'ta bir paylaşımdan itibaren görüp aklıma yazdığım badana setini bile almıştım Türkiye'de iken. O zaman hepsi burada sitesinde gayet uygun fiyata bulmuştum. Bu yazıyı yazmak için baktım artık satılmıyormuş. Ama Amazon'da 10 dolar gibi fiyatta satılıyor.

Bugün nihayet niyetimi gerçekleştirdik ve salonun yarısını iki saat gibi bir süreyle boyadık (çocuk faktörünü de ekleyiniz), diğer yarısı bir sonraki teşebbüse kaldı ancak çocuksuz evlerde birkaç saatte tüm odanın duvarlar neredeyse hiç damlama olmadan çabucak bitebilir.

Bu zamana kadar her türlü boya (tavan, duvar, pencere) yapmış biri olarak öyle pratik buldum ki yazmadan edemedim. Doğrusu çok da hoşuma gitti her yeri boyamak istiyorum. 

Benim aldığımın ismi point n paint ama benzer özellikte paint pad gibi başka markalar da var. Zemini sünger olan bir aparat bu. Sanki duvarları siliyormuş gibi (ama bastırıp yorulma yok tabi) gezdiriyorsunuz aparatı. Fırça izi, dalgalı boya görüntüsü gibi sorunlar olmuyor. Üstelik boya hiç ziyan olmadığı için çok ekonomik. 

Eğer badana yapmayı düşünüyorsanız  bu ürüne bakın derim. YouTube da ismini arayınca çıkan videolardan nasıl çalıştığını anlamak mümkün.

Ben tavanı boyamadım ama tavan eğer pütürlüyse biraz zorlayabilir gibime geliyor. Fakat duvarlar pütürlüyse sorun değil (çünkü benim duvarlarım da çok pütürlü boyanabilir duvar kağıdı) çok zorlanmadım. Tek dezavantajı sünger pedler bir boyamada yıpranıyor veya yapışkanı çıkıp zeminden ayrılabiliyor ama yedek pedler satılıyormuş. Bir de hangi badana fırçası tek kullanımlık değil ki?

Görseli şöyle
 

Tanıtım filmi de burada https://youtu.be/sg7sa_ML434

Ben gerçekten memnun kaldım. Aklınızda olsun.



Sonradan ilave, gitti gidiyorsa satılıyormuş, bu adreste http://urun.gittigidiyor.com/ev-bahce/point-and-paint-duvar-boyama-seti-281050704

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Blog Yazmayı Özledim

Yoğunluğum hiç bitmiyor ama asıl sorun, kendimi belli konular için sınırlamam. Bazen yazmayı düşündüklerim bir paragraftan öteye gitmiyor, yazmaya değmez diyorum. Bazılarının ise fotoğraflarla bol bol desteklenmesi gerekiyor, fotoğrafları düzenlemeye üşeniyorum. Sonuç; hiç yazamamak. Şöyle çalakalem hayatımızda neler oluyor notlar almak istiyorum bugün.

20-30 Nisan tarihleri arasında İstanbul'a gidip döndük. En son geçen yaz gittiğimiz için çok özlemiştik. Referandumdan çok önce biletleri aldığımız içim doğrusu biraz gergindik ama neyse ki birşey olmadı. Yetmedi tabi on gün ama çok güzel geçti. Çocuklar eğlendiler, tabi bizimkilerin ne kadar büyüdüklerine şaşırdılar. Özellikle Nova'cım bebeklikten çocukluğa terfi ettiği için çok değişmiş oldu. Artık bıcır gıcır konuşuyor ne de olsa. İstanbul bize iyi geldi, ileriki günler için hayaller umutlar... Helo'cum ayrılmak istemedi ve sessiz gözyaşları döktü. Her zaman hassas bir çocuktu ama bu dönem empati duygusunun biraz daha geliştiğini gözlemliyoruz. Filmlerde ağlıyor, birşeyler düşünüp ağlıyor, okuldan bir arkadaşı ayrılacağı için ağlıyor. Eşimle bu kadar hassas olması iyi mi kötü mü diye tartıştığımızda, bunun da öğreneceği bir süreç olduğuna karar verdik. Ve bizce duyarlı olması her ne kadar kendini yıpratsa da duyarsız olmasından daha iyi.

Oğlana gelince o yaşadı doydu ve olayı bitirdi. Tamam dönelim dedi. Burayı da özlemiş. Bazen onların buralı olduğunu düşünmek tuhafıma gidiyor. Ben orda doğdum büyüdüm okudum yaşadım 30 yaşıma kadar. Hayatımın yüzde sekseni falan orada geçti. Ama onların hayatının neredeyse yüzde yüzü Hollanda'da. Tabi ki onlar da burayı isteyecek, benim kalbimin Türkiye'de olması gibi. 

Evde günlerimiz çok yoğun geçiyor. Gerçekten günün özeti yazılarını yazsam anlarsınız. Ablamın deyişiyle maraton. Gerçekten bu maraton bana yaşam enerjisi veriyor. Bir de mesela Türkiye'deki tanıdıklarımla şöyle bir fark var buradaki yaşamımızda. Burda hayat programlı. Önümüzdeki iki hafta falan (bazen bir ay bile oluyor) neler yapacağımız belli oluyor genelde. Orda öyle değil. Sabah uyanıyorlar bugün onu mu yapsak bunu mu yapsak diye kararsızlığın ardından üşenilmezse dışarı çıkılıyor. Bizdeki bu programlanmış hayat elbette ki yüzde yüz kontrolümüzde değil, yani topluluk içinde öyle süregeldiği için biz de ona uymak zorunda kalıyoruz. Tabi kendim de programlar yapıyorum ama ne diyim böyle yaşamaya gerçekten alıştık. Üstelik çocuklar da fena alıştı, ufaklık hele hergün bugün nereye gideceğiz diye soruyor :) 

Çocukların aylık yazıları kaç ay oldu ertelendi yazamadım ama hayatımızdaki değişiklikleri ufak ufak not edeyim. Helo'cum geçtiğimiz sonbaharda başladığı yüzme ve ritmik jimnastiğe devam ediyor, yılbaşında biten müzik okulundan sonra özel piyano dersleri almaya başladı. Çok hevesli ve ilgili şimdilik piyanoda iyi gidiyor. Hatta geçen gün evde amuda kalkmış şekilde dururken bir eliyle de piyano çalıyordu, gülmekten öldük. Jimnastikçi piyanist böyle olur dedik :))

Oğluşumun hayatı ablasının kadar yoğun değil ama iki sabah oyun okuluna gitmeye başladı ve nihayet artık ağlamadan severek gidiyor. Haftasonu da bir sabah müzik okuluna gidiyorlardı babasıyla ancak tek dersi kaldı, bitince yeni birşeyler bulmamız gerekecek. Aslında bir jimnastik dersine ihtiyacı var çünkü enerjisini atması gerek. Bazen gittiğimiz kapalı eğlence mekanlarında (buralarda hep bedensel hareketler yapılıyor, tırmanma kayma vs) kendi yaş grubunun bölümünde değil ablasının bölümünde takılıyor. Geçen gün ablasının jimnastik dersini beklerken hemen öncesinde aynı salonda yetişkin adamların oynadığı futbolu büyük bir ilgiyle izledi, gerçekten şaşırdım. Bunun dışında öyle bıcır bıcır konuşuyor ki tüm zamanları doğru kullanıyor, şartlı edatlı cümleler kuruyor, üstelik gönül alma şaka yapma, kekleme gibi cümleleri de gayet iyi kullanıyor. Hızı müthiş. Uzun zamandır tuvalet olayını da çözmüştü, istanbuldayken (tamamen kendi isteğiyle) bezi bıraktı. Geceleri bağlıyoruz ama kimi zaman yapmıyor, kimi zaman çişim geldi diye uyanıyor, kimi zaman da çok süt içiyor ve yapıyor. Onu da zamanı gelince yaparız. Herşeyi kendi yapmak istediği için (tuvaletini yapma pantolonunu indirme kaldırma) salonun ortasındaki lazımlık pek hoş görünmese de şimdilik en iyisi bu. Tuvaleti geldiğinde bana bile söylemez gider yapar ve kalkar. Doğrusu gerçekten hiç ama hiç uğraşmadım bu konuda, herşeyi kendi yaptı canım oğlum.

Bana gelirsek hayatım çocuklardan arta kalan zamanda baharın tadını çıkarmakla geçiyor. Bol bol çiçek fotosu çekiyorum. Doğayı inceliyorum, çocuklarla doğada vakit geçiriyorum. Güzel yemekler pişirmek evimi düzenlemek istiyorum. Bir de bu ara daha çok dizi izledim, geçen ay This is Us izlemiştim, Big Little Lies da bitirdim, şimdi yeni arayışlardayım. Bir de dün ehliyet teori sınavını geçtim çok sevinçliyim.



25 Nisan 2017 Salı

Hollanda'da Lale Tarlaları




Hollanda'ya ilk kez giden herkes gibi biz de geldiğimiz yılın ilk lale mevsiminde Keukenhof'a gitmiştik. Elbette muhteşem bir yer herkes görmeli ancak diğer yıllarda zaten bir kere gitmiş olduğumuz için pek de ucuz olmayan giriş ücretini vermek istemedik. Onun yerine geldiğimizden beri hep istediğim ama yanından hızlıca geçmekten öte göremediğim uçsuz bucaksız Lale tarlalarına gitmekti hedefim. Bu yıl eşimden doğumgünü hediyesi olarak bunu istedim, beni Lale tarlasına götür yeter 😀

Gittiğimizde henüz laleler açmamıştı ama sümbül ve Nergis tarlaları için tam zamanıydı (Nisanın ilk haftası), daha sonra 22 Nisan'dan sonraki bir hafta için tarlalarda Lale festivali olduğunu öğrendik. Demek ki şuan açmış olmalılar ve sümbül tarlalarını gördükten (ve kokusunda sarhoş olduktan) sonra mutlaka yeniden geleceğiz diye karar verdik.

Gittiğimiz bölge bizim evimize yarım saat uzaklıktaki Keukenhof'un civarındaki tarlalar bölgesi. Bu tarlalar Lisse (bizim gittiğimiz), Hillegom ve Noordwijkerhout bölgelerine yayılmış. Bunlardan başka Hollanda'nın kuzeyinde de lale tarlaları bölgesi var. Bunlar ve diğer çiçek tarlaları/festivalleri hakkında kesin bilgileri bu Web sitesinde bulabilirsiniz. 

 
Bir çok Türk gibi Hollanda'nın lalelerinin meşhur olmasına kızıyordum. Gelmişler bizim lalelerimizi almışlar, dünyaya bizim diyorlar. Oysa Lale'nin kökeni Anadolu'dur, Osmanlı zamanında Avrupa'ya gitmiştir. Üstelik adını bile doğru almamışlar, bir adam bir köylü kadının başörtüsündeki lale oyalarının ne olduğunu sormuş, o da anlamamış tülbent demiş, adamcağız da dilinin döndüğünce laleye tulip adını vermiş peh...

 

Fakat Keukenhof'daki müzeyi görünce fikrim değişmiş ve yaşadığım yıllar boyunca da adamlara şapka çıkarır hale gelmiştim. Lale Hollanda'nın olmayı hakediyor, bu kadar ilgi olur, bu kadar ileri görüşlülük bu kadar çalışkanlık olur pes!



Bir kere kökenini inkar etmiyorlar, müzede Osmanlılar'dan alındığı yazıyor, ayrıca neler yaptıkları da. Lale aslında dağların çiçeğiymiş Anadolu'da. Soğuğu sever dağlarda açarmış. Akıllı insanın hali başka tabi. İklimi dolayısıyla tarımın pek mümkün olmadığı memleketi tarım devi haline getirmişler. Bu iklimde ne yetişir, lale. Hem de nasıl güzel yetişir. Yetmemiş yüzlerce yeni tür yaratmışlar, festivaller düzenlemiş, tüm dünyaya lale soğanı ihraç eder hale gelmişler. Bu gri ülkeyi lalelerle renklendirmişler. 

 

Ülkemizde de son 15 yıldır falan bolca ekiliyor laleler, özellikle İstambul'da cadde süslemelerini, Gülhane parkını ve Emirgan korusunu defalarca gezdim. Üstelik şuan da Lale mevsiminde istanbulda'yım fakat itiraf etmeliyim ki Hollanda laleleri daha güzel. 

Bir kere İstanbul sıcağında, ekzosunda dumanında çok kısa ömürleri, 15 gün zor dayanır toprağında olduğu halde fakat Hollanda'da daha uzundur bu süre. Tabi İstsnbul'da Hollanda'daki kadar yoğun değil çevre süslemelerinde kullanılan lale, genelde papatya ve diğer çiçeklerle destekliyorlar. Tabi bu girişimden de memnunum ama ne yazık ki Hollanda laleleri, daha canlı, daha parlak görünüyorlar. 

 

Eğer Lale mevsiminde Hollanda'ya gelirseniz mutlaka tarlaları da gezin. Dümdüz bir ülke olduğu için ufka kadar uzanan yüzlerce tarlanın rengarenk çiçekler açtığını hayal edin. Öyle bir manzara ki akıllara durgunluk veriyor. Üstelik hiç ücret ödemeden gezebiliyorsunuz tarlaların arasında. Bazı bölgelerde bisiklet kiralayıp onunla da gezmek mümkün. Fakat koparmak yasak. Bazı tarlalar, yanıbaşına hazırlanmış buketler ve kumbara koymuştur. Oraya çiçekçilerdeki Buket fiyatlarına göre oldukça az bir para atıp Lale alabilirsiniz.

Lale fotoları eşliğinde başka bir yazıyla yeniden görüşmek üzere. 

Google görsellerde tulip fields Holland  yazıp bir de oradan seyreyleyin.

23 Nisan 2017 Pazar

13 Nisan 2017 Perşembe

Bir Ehliyet Meselesi 2

Daha önce ehliyet almak için giriştiğimi yazmıştım, o yazıyı yazdığımda 30 saatlik sürüş dersini tamamlamış ve teori sınavına girmek için ders çalışmaya başlamıştım. Teori sınavını en geç bir ay içinde verip hemen ardından pratik sınavına girmeyi amaçlıyordum.

Hayat planladığımız gibi seyretse ne güzel olurdu ama tabi olmadı. Şu an Nisan ayının sonuna gelmiş ve ben hala başladığım yerdeyim.

Önce çalışmam düşündüğümden uzun sürdü, şubat ayı boyunca nedense sürekli bir yorgunluk. Tek çalışma fırsatım akşam çocuklar uyuduktan sonra olmasına rağmen bir ayın belki bir haftası hariç her akşam onlarla sızıp kaldım. Mart geldiğinde gecenin 3ünde uyanıp çalıştığım kitabı bitirmiş test kitabına henüz başlamıştım. Sınava başvurmak için Web sitesine bakınca gördük ki her canının istediği gün giremiyormuşsun sınava. 10 gün de bir bazen ayda birkaç gün ardarda falan. Bu sebeple sınava iki gün kala telaşla sınav aldık 10 mart için. Kitap testlerindeki başarı oranım fena değildi ama sınav daha farklı işliyordu. Herbir soru için belli bir saniye süre vardı (soru tipine göre 8sn, 15sn ve 22sn) ve kitapta gevşektim. Gerçek sınava birebir benzeyen sınavlar veren online siteler vardı, parayla üye olup deneme yapıyorsun. Hemen denedim ama bir türlü minimum hatayı sağlayamıyordum. Üstelik bu Web sitesinin sorular ciddi oranda Hollandaca trafik terimleri içeriyordu, ben İngilizce çalıştığım için hiçbirini bilmiyordum. Biraz panik oldum.

Sınavı geçemedim ama sonuç fena değildi. 25 sorudan oluşan 22 sn de cevaplanması gereken sorulardan maksimum 12 yanlış yapma hakkımız varken ben 5 yapıp geçmiştim. İkinci bölümde ise 40 sorudan en fazla 5 yanlış yapmalıydım ama bu aşamada biraz panikledim. Çünkü çalışabileceğim tek İngilizce site olan üye olduğum Web sitesi 40 soruya teker teker süre biçmiyor toplam 30 dak süre veriyordu. Gerçek sınavda ise meğer her soru sınırlı saniyede cevaplanmalıymış. Yine de 7 (yada 8) hata yaptım ancak tabi ki 5 den fazlaydı.

Bir sonraki sınav için Nisan başı sınav tarihi var görünüyordu fakat bitmiş. En erken 3 Nisana gün alabildik ve ben aynı siteden bu sefer süreyi kendim kronometre tutarak çalıştım. Ancak zalim kader sınavdan önceki son iki gece oğlum ateşlendi (el ağız ayak hastalığı oldu yine) ve kocam da ben de hiç uyumadık. Sınav sabahı sınavı ertelemeyi düşündük sma olmuyormuş, belki şansım güler deyip girdim. Yaklaşık aynı sayıda hata yaparak yine kaldım. 

 

Şimdi buraya kadar mazeretlerimi sıraladım ancak düşündüklerime değinmedim. Sonuçların böyle olmasına gerçekten çok üzüldüm, hatta her psikolojik çöküntümde olduğu gibi yine faranjit oldum hala iyileşemedim. Beni asıl üzen insanların hakkımda ne düşüneceğinden çok kendi başarısızlığımı hazmetmekte zorlanmam oldu. Kafamda biçtiğim planın böyle uzun vadeye yayılması, bu süreyi geçmek için göstermek zorunda kaldığım sabır, çalışmak için ihtiyacım olan şartlara bir türlü kavuşamamak, kavuşamadığım için yanıp tutuşmak, yardım edecek kimsenin olmaması, evet hastalık yorgunluk her zaman olabilir bunlar hayatın parçası buna rağmen yapabilmeliydim düşüncesi, kısacası çok istediğin birşeyin kontrol edemediğin şekilde bir türlü yolunda gitmemesi, kısmet olmaması... İşte buna sabır gösterebilmek çok zor. Sadece ehliyet için demiyorum benzer şeyler farklı durumlar için de söz konusu olabilir ve bunu kabul edip hayırlı zamanı beklemekten başka çaremiz yok.

Fotoğraftaki yazıyı çok sevdim, sabır; bekleme becerisi değil, beklerken iyi bir tutum sergileyebilme becerisidir. Ve ben sınavdan ikinci kez kaldığım günün akşamında eşimin omzunda ağlayıp iç dökene kadar bu beceriyi yapamamıştım. Şimdiiyiyim ve ne zaman olursa olsun beklemeye hazırım.

11 Nisan 2017 Salı

Oyuncak Kütüphanesi



Bir süredir yazmayı istediğim yazıları yazamadığım için hızlıca yayınlamak istiyorum. Bunlardan biri tesadüfen keşfettiğimiz oyuncak kütüphanesi.

Hollanda'da çocuklar toplumda öncelikli konumdadır. Mutlaka yolda selam verilir, doktora veya onunla ilgili olmayan bir mekana bile gidilse çocukla el sıkışılır mutlaka bir göz kontağı kurulur. Böyle bir yerde elbette ki yeterli çoklukta parklar ve oyun alanları var. Her mekanda çocuklar için bir oyun köşesi illa ki var, okullar oyuncak dolu olmasına rağmen ayrıca oyun odaları var falan. Gerçekten internette dolaşan En Mutlu Çocuklar Hollanda'da haberleri boş değil. 

Bunun dışında ikinci el kavramı çok yaygın olduğu için oyuncaklar ikinci el rahatça bulunuyor. Fakat buradaki ikinci el olayı Türkiye'den farklı gördüğüm kadarıyla. Orada gerçek fiyatından biraz daha ucuza belki en fazla yarı fiyatına satılır, burda ise elden çıkarma amaçlı, bedava verir gibi 50cent 1eu, çok pahalı oyuncaklar 5 eu en fazla. Mesela kızıma ses çıkarıp kafasını kulağını falan oynatan bir oyuncak atı (orijinali 100eu civarı) 3 eu ya almıştık. Yani her çocuk oyuncağa kolayca ulaşabilir.

Oyuncak bulmak kolay ama bir süre sonra ev oyuncaktan geçilmiyor. Ucuz bulunca herşey almak istiyorlar. Bir de itiraf edeyim ben bu duruma yabancı olduğum için olsa gerek onlardan çok ben almak istiyordum gördükçe. Ay bununla da oynar, ilerde bunu sever diye diye :) Elbette ki sonra buna alıştım ve kendimi durdurdum. Oyuncakların yeniden evden gönderilmesi için çaba göstermeye başladım. Şimdilik denge sağlandı diyebilirim  ama bunları ayıkla veya satmak için foto çek yazışmaları yürüt falan hep ekstra iş. Tabi çevremizdeki bizden küçük çocuklara çok verdim ve vermeye devam ediyorum.

5-6 ay önce oyuncakları kısmen ayıklamış, gruplandırmış ve evde daha ferah bir ortam hazırlanıştım. Hatta bu işe giriştikten sonra bir uzman yazısı okumuştum. Çocuklara çok oyuncak gerekli değil belli başlı oyuncaklar yeterli diyordu -ki bu aslında hep duyduğumuz şey- bir de oyun alanının karışık olmaması önemli diyordu. Karışık oyuncaklar arasında çocuk birkaç dakka oynuyorken, toplanmış ve gruplanmış oyuncaklarla saatlerce oynayabilirmiş. Ben de bunu gözlemledim. Şimdi belli başlı vazgeçilmeyen oyuncaklarımızın her biri farklı yerde ve istediklerinde alıp oynuyorlar. Diğer öbür cıvırlar ise hep attım.

Konuyu bir türlü oyuncak kütüphanesine getiremedim ama az kaldı :) Tüm anneler iyi biliyor ki oyuncakların oynanma ömrü çok uzun değildir. Özellikle belli başlı oyuncaklar dışında (legolar, bloklar, arabalar falan) fakat bir yerlerde mağazalarda falan görüp de illa ki istiyorlar. Yine kızım puzzle yapmayı çok sever ama bir süre sonra sürekli yeni puzzle almak gerekiyor ve evde kutulardan dağ oluyor. İşte oyuncak kütüphanesi bu açıdan çok cazip.

Pencereden oyuncakları görünce bir oyun alanı zannettiğimiz, içine girince oyuncak kütüphanesi olduğunu anladığımız Speel-o-theek adlı mağazalar var Hollanda'nın çeşitli yerlerinde (speel oyun demek otheek ekini de bibliotheek benzemesi için eklemişler) . Çeşitli üyelik seçenekleri var. Bunlar belediye ve gönüllülerden oluşan kurumlar olduğun için ücretler az. Her üç haftada bir çocuk başına üç oyuncak alıp götürebiliyorsunuz. Ve oyuncak başına 30cent gibi bir depozito ödüyorsunuz. Neler yok ki çok çeşitli oyuncaklar, bisikletler, arabalar... Aşağıdaki görselde neler bulabileceğimiz yazıyor.



 

Puzzle ve yaratıcı oyuncaklar açısından kızım için tam bir cennet. Oğlum da eve almadığımız kocaman kamyonlar, üzerine binip sürebileceği arabalar, yaşına uygun puzzlelardan hoşlanıyor. Şimdiye kadar üç kez oyuncak aldık, artık her gidişimizi sabırsızlıkla bekliyorlar ve işin bir diğer artısı onları geri vereceğimizi bildikleri için zarar vermeden oynamayı, oyuncağa aşırı bağlanmamayı (geri verecek ama başka alacak), bu döngünün farkında olmayı, paylaşmayı ve belki henüz farketmediğimiz bir sürü şeyi öğreniyorlar. İnstagram'da bu olaydan bahsettiğimde birkaç girişimci anne bu fikre sıcak baktı. Belki yakında ülkemizde de görürüz kim bilir?

10 Nisan 2017 Pazartesi

Flamingo Partisi

 

Kızım 5 yaş doğumgünü partisinin temasını flamingo istemişti. Hemen pintereste daldım tabi. Gerçekten çok güzel ama bence abartılı dekorlar vardı. Bu tarz süslemeler her ne kadar göze hoş gelse de çocukların ilgisini çeken şey, nasıl göründüğü değil aslında. Ne yedikleri içtikleri, ne oynadıkları nasıl eğlendikleri onların mevzusu. Bu yüzden abartmamaya gayret ettim ancak çok sevdiğim dekorasyon mağazası xenos'ta da flamingo temalı parti ürünleri bulunca biraz zor olduğunu itiraf etmeliyim. 

Flamingo söz konusu olunca haliyle herşey pembe tonlarında oldu. İki tane flamingolu banner astım, fotoğrafını çekmediğim bir flamingolu pinyata. Diğerleri pembe tonlarında balonlar ve dekorlardan oluşuyordu. Pembeli kağıt tabaklar, bardaklar falan aldım ama hiç kullanılmadı bile. Çocuklar hiç oturmadı gelip gidip yediler.

Hollanda'lı çocuklar bizim alıştığımız türde börek poğaça çeşitleri yada mezelerimizi yemiyorlar. Defalarca deneyip yemediklerini görünce, Doğumgünü için fazla zorlamadım ben de şansımı. Onların seveceği şeyler hazırladım. Tereyağ sürülmüş mini ekmek dilimlerine batırılmış özel bir renkli şeker (hagelslag diye geçiyor), bir de peynir sürüp üzerine bir dilim avokado koyduğum kanepeler hazırladım. Tavuk nugget ve gülen surat şeklindeki dondurulmuş patatesleri kızarttım. Mini pankekleri arasına çilek koyup çubuklara dizdim ve pudra şekeri serptim (bu da geleneksel bir yemek poffertjes deniyor). Küp kesilmiş peynirler, salatalık, bebek havuçlar ve çeri domatesler taze atıştırmalıklardı. Tam birkaç gün öncesinde fırınım bozulduğu için mini cupcakeleri hazır aldım ( palm yağı olmayanı bulmak epey zordu) yine sağlıklı krakerler buldum bu kadar. Bol bol yediler ve genelde çoğunu bitirdiler, pasta hariç.

Pastayı yine kendim yaptım, o kadar da özenmeme rağmen ilgileri sadece üzerindeki şekerleri yemek içindi. Sanırım pastayı sona sakladığımız için yenmedi, baştan kesseydim açlıktan yerlerdi. Pasta da tabi ki flamingolu olacaktı. Daha önceki pastalarda hep iki boyutlu figürler yapmış olmama rağmen, bu ilk üç boyutlu denemeydi. Şahane olmadı ama fena da görünmüyordu :) Modelleme de bana ait tamamen doğaçlama gelişti :))

Ha sahi bir de doğumgününden çok önce davetiyeleri yapmıştık flamingo temalı. Onlarda da çoğu emek Helo'ya ait. Ben ne kadar organizasyon yapmayı seviyorsam o da içinde olmayı o kadar seviyor. Biraz daha büyüdüğünde kafa kafaya verip organizatör bile olabiliriz ☺️
 


26 Mart 2017 Pazar

Tarihe not:26 mart 2017 gecesi

Tarihe not:26 mart 2017 gecesi
Şarjım az ama bu günü unutmak istemiyorum bu gece ağlayarak uyandı Dila. Kötü bir rüya görmüş belki ilk değildi ams ilk defa böyle etkilendiğine şahit oluyorum. Yanına uzandım sarıldım hadi biraz güzel şeyler düşünelim dedim. Maldivler'den bahsetmek ister misin evet dedi çok seviyormuş. Okşaya koklaya şöyle anlattım. Arada kıkırdadı sonra uyuya kaldı:

Hatırlıyor musun bebeğim burdan uçağa binip bütün gece uçmuştuk sen uçakta uyudun inince birden bire çok sıcak bir yere geldik. Hemen montlarımızı çıkardık sen külotlu çorabını çıkardın. Önce havaalanında biraz bekledik sonra bir tekneye bindik masmavi kocaman bir deniz vardı, içinde yüzden balıklar görülüyordu. Tekne hoplaya hoplaya götürdü bizi yolda bir sürü ufak ada gördük. Bizim adaya vardığımızda baban formları doldururken siz erenle dayanamadınız koşa koşa suya gittiniz ayaklarınızı soktunuz. Kumlarla oynadınız. Sonra odamıza gittik odanın kapısının dışında minik kertenkeleler vardı (bu sırada hafifçe gıdıkladım kikirdedin) içeri girip hemen mayolarımızı giydik denize gittik

Deniz çok güzeldi sen dalmaktan korkuyordum orda daldın bir sürü balık gördün köpekbalığından önce korkmuştuk ama sonra alıştık, o hep kıyıdaydı ama diğer balıklara gidiyordu dedin sen. Deniz'in ortasında salıncak vardı sen orda sallandın. kumlarla oynadın bir keresinde babanla çok uzun bir tünel yaptınız. Yağmur yağıyordu dedin, evet dedim ben de yağmur başlayınca koşarak Cafeye gidiyorduk bazen de siz yağmurun altında dans ediyordunuz erenle. Yağmur suları kumda denize doğru yollar yapıyordu dedin. Evet dedim. Yağmuru çok sevdiğini söyledin

Bazen karnımız acıkır ama restoran açılmamış olurdu kapısında beklerdik koşa koşa giderdik. Hep birlikte yürüyüş yapardık değişik ağaçlar gördük sen iplerinde sallandın, bazılarına tırmandın. Kocaman palmiye ağaçlarındaki Hindistan cevizleri kafamıza düşerse diye korktum ben. Sen ben korkmadım dedin. Değişik şeyler topladık kabuklar taşlar. Birsürü yengeç gördük minicik de kocaman da. Hatırlıyor musun değişik öten bir kuş vardı. Değişik çiçekler vardı

Odamızda yatakları birleştirmiştik kocaman bir yatak yapmıştık hepimiz o yatakta beraber uyuyorduk çok güzeldi.

Bu gece yanımda uyu anne dedin ve ben Eren doğduğundan beri ilk defa yanında uyuyorum. Öyle özlemişim ki hamileyken beraber uyuduğumuzda zor uyuduğum için ayaklarımı yatağının kenar tahtasına kaldırırdım. Şimdi de öyle yaptım ama uyuyamadım henüz. Seni ve Ereni öyle çok seviyorum ki iyi ki varsınız bebeğim. Size güzel anılar bırakmak en büyük gayretim oldu ve hep olacak da. Anılarımızı hatırlatmaya yardımcı olsun diye böyle notlar alıyorum ve umarım sonsuza kadar kalır...

24 Mart 2017 Cuma

Kızlar Partisi



Dün Helo'cuğumun 5. yaşını kutladık evde. Yaş dönümü yazısını ve yazabilirsem fotoğraflarla partiyi daha sonra paylaşacağım ama, önce şöyle sohbet eder gibi ne oldu ne bitti yazmak istiyorum.

Helodünya, 5. yaşını doldurmasıyla birlikte ilkokulda bir yılını geride bırakmış oldu (tam 4 yaş gününün ertesi günü başlamıştı). Okulda her çocuk için uygulanan bir gelenek var. Doğumgünü olduğu gün, sınıfta mini bir kutlama yapılır, doğumgünü şarkısı söylenir, model pastanın mumları üflenir (üzerinde 6 mum var yaşı kadar yakılıyor, çocuk kendisi sayıyor vs), evden götürülen atıştırmalık ve mini hediyeler dağıtılır o kadar. Bundan başka evde veya özel yerlerde doğumgünleri de yapılır ve buna genelde sınıfından yaşı kadar çocuk eşlik edermiş. Yani Hollanda geleneği bu şekilde.

Daha önce farklı mekanlarda yapmamıza rağmen, bu yıl evde, ebeveynlerin olmadığı sadece çocukların katıldığı bir parti düzenlemeye karar verdik. Biraz daha hesaplı olmasını umdum ama yine ipin ucunu kaçırdık ya neyse ;)) Sınıfında toplam 15-16 (tam sayıdan emin olamıyorum dün geldiklerinde de sayamadım) kız vardı, biri hariç hepsini davet etmek istiyorum dedi kızanım. Ben de olmaz dedim o tek kalan üzülür ama sonra da o benimle pek oynamıyor belki gelmez diye düşünerek davetiyeyi verdik. Fakat o da ne, yaklaşık 3 hafta önce davetiyeleri dağıtmamıza rağmen bize ilk dönüş yapan ve geleceğini de söyleyen o olmasın mı :) Ekstra hediye alacağı için sorun çıkarmadı neyse ki.

Böylece sınıfındaki tüm kızları, sınıfında üç tane ikiz kız olduğu için onların diğer sınıflardaki kız kardeşlerini ve yan sınıftan sevdiği iki kız arkadaşını davet ettik. İkizlerden ikisinin eşleri gelmedi, yan sınıftaki kızlardan biri gelmedi toplam ne kadar oldu inanın bilmiyorum bir dolu kız çocuğunu aldım geldim. Tabi bana bu süreçte oyun ablamız yardım etti yoksa çocukların ne dediğini de  ne istediğini de hiç anlamıyorum.

Davetiyeleri dağıttıktan doğumgününe kadar olan süreçte, diğer annelerle bugüne kadar hiç yapmadığım derecede çok iletişim kurdum. Genelde sabahları geç kaldığımızdan, okuldan alırken de oğlanın peşinde dolanmaktan fazla sohbet etme fırsatım olmuyordu. Şimdi birçoğu ile yakınlaştık, aramızdaki o yabancılık buzları kırıldı, bence çok iyi bir getirisi oldu.

Çoğunun ilk söylediği aman allahım bütün kızlar mı, nasıl yapacaksın? Parti ardından da çok yorucu oldu mu gibi sorulardı. Valla bana deli gözüyle bile bakmış olabilirler. Zira hem sabahki okul kutlamasında çok orijinal hediyeler hazırladık (çoğunu Helo yaptı), ev partisinde de sınırları zorladım. (Aşağıda okul hediyelikleri görülüyor, ev partisine gelenlere ayrıca hediye verdik)


Evdeki parti için düşündüğüm bazı şeyler vardı. Çocuklar toplam üç saat kalacaklardı ve ben herhalde bu aktiviteler yeter diye düşünmüştüm. Fakat 1,5 saatin sonunda neredeyse tüm oyunları bitirmiş ay şimdi napıcaz derken bulduk birbirimizi Chantalla. 

Hava güzel olacağı için arka bahçeye üzerinde zıplanan şişme evlerden kiraladık. Oldukça rağbet gördü tabi, kapıdan girer girmez hurra diye koştular. Bununla epey oyalanacaklarını düşünmüştüm ama yetmedi tabi ki 😒

Bir sürü yiyecek hazırladım, onların yenmesi, şişme evde zıplama, mini disco dansları, balonlarla oynama, pasta kesimi, hediyelerin açılması, epey zaman götürür sanmıştım. Bir buçuk saatin sonunda geriye sadece pasta ve pinyata kalmıştı. 

Hiç oturup yemediler, hatta tabak ve çatal kullanmadılar. Alıp alıp dışarı koşuyorlardı. İlk bir saatin sonunda neye uğradığımı şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Pasta kestikten sonra masayı boşaltıp serdiğim düz beyaz kağıt masa örtüsünü boyatmayı akıl ettim, keçeli kalemlerle resimler kalpler yaptılar, çok güzel süslediler, onu anı olarak saklayacağım ve bu en uzun oynadıkları şey oldu.

 
Pinyataya bayıldılar. Sıraya dizip her çocuk sopayla üç kere vuracak şekilde üç dört döngü yaptık. Pek Bi sağlammış zor patladı ama iyi oldu bir 20 dakkamızı yemiştir 😅 Tek oturdukları zaman pinyatadan dökülen şekerleri yemek için oldu 🙃

Hiç oyuncak dökmeyecektim  ama baktım sıkılıyorlar oyuncakların bazılarını çıkardım, gruplar halinde oynadılar o da iyi geldi. Bir de chantal odasını göstermesini akıl etti, merdivenlerin başında kuyruk olup ikişer ikişer yukarı götürüp getirdi kızım, müze gibiydi çok komik fakat hayret hiç itiraz etmediler. 

Bu hengamede önceden aldığım altın ve gümüş renklerdeki geçici dövmeleri yapmayı unuttum, onu da bir aktivite olarak düşünmüştüm aslında. Bir de confettiyi patlatmayı. Çok seviyorlar onu çocuklar.

Bir diğer oyun daha vardı aklımda fakat ne yazık ki yetiştiremedim hazırlığını. Tavana koli bandını birkaç uzun şerit halinde yapıştıracaktım (yapışkan tarafı dışa bakacak şekilde) ve balonları tavana atıp banta yapıştırma oyunu oynatacaktım. Yapışır mıydı  bilmiyorum ama çok eğlenceli olurdu eminim. Başka bir gün bizim çocuklar için deneyeceğim. Sizin de aklınızda olsun.

Pastayı hiç yemediler diyebilirim ama pastanın üstündeki şeker hamuru süslerini yemek istediler. Onun dışında hazırladığım çoğu şeyi silip süpürdüler. Sürekli gidip gelip yedikleri için enerjileri hiç bitmiyordu 😅

Fakat son bir buçuk saat ben biraz daha alıştığım için olsa gerek çok güzel geçti. Çocuklar çok keyif aldılar belliydi. Bitiş saati geldiğinde veliler geldiler, hepsi eve girip sohbet ettiler biraz kalanlardan yediler, teşekkür edip memnun şekilde döndüler. Bu partiye katılan çocukların kimisinin kızımın partisine gelmiş olmaktan çok, işte çocuklara değişik birşey olsun veya veliye dinlenme olsun diye gönderilmiş olduğunu düşünüyorum. Fakat çocuğun kendisi de dahil bu fikrini değiştirdiğini farkettim. Gerçekten çok memnun kaldılar, şu an Dila kimi çağırırsa çağırsın koşa koşa geleceklerinden eminim. Ve aslında benim de hedefim biraz da buydu, önyargıyı kırmak böyle bir yakınlaşmaya sebep olmak.

Yetmedi gün boyu deli gibi fotoğraf ve video çektim. Partinin hemen öncesinde sınıfın WhatsApp grubuna instagram hesabımı verdim ve hikayeler bölümünde yayın yapacağımı söyledim. Bir grup veli hemen takibe aldı ve izledi. Bu yüzden biraz fazla video koymuş olabilirim ☺️ Yorgunluktan gebermeme rağmen üşenmedim akşam da fotoğrafları bir yere yükledim, 150 civarı fotoğrafın olduğu linki paylaştım, çocukların portreleri de vardı, isterseniz kaydedin dedim 😉 Gerçekten güzel fotoğraflardı.

Ertesi gün yani bugün güzel geri dönüşler aldım ama birçok kişiyi de şaşırttık sanırım, herkes great party deyip durdu :) Fıtoğrafları da beğenmişler 😉

Helo'ya gelince tüm bu süreçten öyle keyif aldı ki başka doğumgünleri de yapmak istiyormuş. Benim için de çok eğlenceli geçmesine rağmen şimdilik yeter, darısı bundan sonraki partilerin başına. 😅








14 Mart 2017 Salı

Nova'ya Mektuplar: 26. Ay



 Canim oglum;

En son yazdigim 21-22 ay mektubundan sonra ancak yazabiliyorum. 2. yasini yazarken ilk firsatta bosluklari dolduracagim demistim ama olmadi. Simdi ise hatirlamakta zorlaniyorum. Umarim bu donemde cektigim video ve fotograflar anilardaki bosluklari doldurur. Bu mektubunda bu ana kadar yaptigin seylerden bahsetmek istiyorum.

Cumle kurmaya basladigin andan itibaren iki ay gecmis oldu bile. ve bu iki ay nasil hizli gelisme kaydettin hergun sasiriyorum. Su an herseyi ama herseyi konusabiliyorsun. Baglacli edatli cumleler kuruyorsun, hatta espri bile yapmaya basladin. onceden de sarki soylemeyi severdin (daha cok uydururdun o zaman kelimleri) simdi epey iyi sekilde soyluyor, eslik ediyorsun. hatta ben sarki soylerken hayiy döyleme diyip beni susturuyorsun. Bazi anlar o kadar cok konusuyorsunuz ki ablanla resmen basim sisiyor. dakikada 50 kere anne deme potansiyelin var. Gerci bu ara "annea" nidalarin "annem" e donustugu icin, icim gidiyor seslenislerine ama biraz daha az anne lafini duymayi tercih ederdim dogrusu :)

Renklerin neredeyse tamamini, bazen arada sayi atlayarak bazense hic atlamadan tamamen dogru sekilde ona kadar sayabiliyorsun. temel yonelim kavramlarini dogru biliyor ve dogru kullaniyorsun (yukarida asagida icerde disarda vs), kucuk buyuk kocaman gibi kavramlari da... Hayvanlarin cogunu da ogrendin, ciflik hayvanlarini ve hayvanat bahcesi hayvanlarindan bir cogunu biliyorsun. Hatta bazilarinin hollandacalarini bile. Gecen ay hollandaca tek tuk kelimelerden olusan konusmani bir adim ileriye tasidin ve basit cumleler kurmaya basladin. Simdilik cok fazla degil ama beni sasirmaya devam ediyorsun. Gecen hafta twittera yazdigim su not, sadece soyledigin sey acisindan degil ayni zamanda zamanlama acisindan da sasirtmisti. cunku daha chantal kapidan girer girmez soyledin (onceden hep bir sure onunla oynadiktan sonra konustugunu duymustum, herhalde beynin bu sekilde aciliyor saniyordum),  demek ki onu gordugun an beynin hemen hollandaca moduna gecti, ilginc.



Yilbasi doneminde yasadigimiz ogle uykusu krizlerini atlattik sayilir. Artik daha farkinda oldugun icin sanirim, oglen uyumaya ihtiyacin oldugunu anliyorsun ve fazla diretmiyorsun. simdilik duzenli sekilde gidiyor 1-1,5 saat olmak uzere. Aksam uykularin da 8,30 civari olmus oluyor ama biraz daha erkene alabilmeyi isterdim. Sanirim ogle uykulari kalkarsa ancak biraz daha erken olabilir. Meme emmeye hala devam ediyorsun, bu aralar biraz zorlanmaya basladim, azaltma isine giristik. Ayrica son iki haftadir falan aksam uykularini babana devrettik, meme uyku iliskisini kirdik denebilir.

Bu arada hayatinda bir yenilik oldu ve oyun okuluna basladin. Subat ayinin basinda haftada bir sabah 3 saat olmak uzere okula gittin. Sinifin en kucugu oldugunu soylememe gerek yok sanirim (2-4 yas arasi cocuklar var) Yarindan (14 mart) itibaren haftada iki gun gitmeye baslayacaksin. Ilk birkac gidisin cok zordu dogrusu. Istemedin agladin fakat ogretmenlerine bakilirsa, benden ayrildiktan sonraki zamanda cok iyi durmussun. Bu tavrina gore ogretmenlerin kolay alisacagini soylediler. Gercekten de son iki seferde, bastan ayrilmamak icin mizirdansan da cok iyi vakit gecirmissin ve okuldan ciktiktan sonra daha farkli bir havaya girmistin. Kendinden emin tavirlar, arkadaslarina el sallamalar, benim okulum demeler... Gecen haftaki gidisinde okuldaki cocuklardan birinin dogum gunune denk geldik (haftada bir gun gittigin icin denk gelmesi zor olasilik) ve sana verdikleri hediyeye bayildin. Ablanla paylasmadin, iki gece onunla uyudun. Yani sana ozel ilk okul hediyendi. 

En son mektupta da belirtmisim bez kullanmamaya basladigini. Hala birakmadik ama bu aralar hic istemiyorsun. Onceden kaka sinyalini iyi biliyor ve cis sinyalini tam anlayamiyordun ama artik cis sinyalini yakaliyorsun ve benim yardim etmeme asla izin vermeden, pantalonunu indirip salondaki oturaga yapiyor, temizliyor ve kalkiyorsun. Yine pantalonunu cekmek de sana ait. Bugun ilk defa disari bezsiz ciktin ve hatta suan bezsiz uyuyorsun. Fakat sanirim baglayacagim henuz hazir degilim :) Hic birsey yapmadan herseyi kendin halletin bu tuvalet egitimi konusunda.

Son birkac haftadir ise yeni favorin kek yada pasta yapmak. Malzemeleri tek tek koyup karistirmayi cok seviyor ve neredeyse hergun talep ediyorsun. Bugun de yine kek yaptik. Bazen karisimi kurabiyeye donusturuyorum, bazen pogacaya. bazen de yapacak bir seyim yoksa brokoli falan kizartmak icin yumurtali unlu bir sosa. Napiyim illa tutturuyorsun.

oyunlardan arabalar hala favorin, araba nufusu hizla artiyor. Onun disinda kitap okumak, puzzle yapmak, hoplamak ziplamak, dans etmek, boya yapmak yazi yazmak, kagitlari kesmek gibi gunde milyon tane aktivite yapiyoruz. Birkac hafta once oyuncak kutuphanesi kesfettik, oradan yeni oyuncaklar odunc aliyoruz ve onlarla oynamaktan da cok hoslaniyorsun.

yazmadigim 4 ay icinde yuzme derslerine basladik ama iki haftadan sonra gitmek istemedin, simdilik ara verdik. zaten bu dersler yuzme havuzunda hep var, istersen o gun katiliyorsun, istemezsen katilmiyorsun. Bundan baska muzik okuluna basladik haftada bir gun olmak uzere. iki yada uc kere birlikte katildik, sonra babanla gitmeye basladin ve simdi benden cok babani tercih ediyorsun onun icin.

Bundan sonra bir daha bu kadar ara vermeden yazacagim mektuplarini. İyi ki varsin, nice aylara bebeğim.

Annen
Amsterdam







8 Mart 2017 Çarşamba

Icimizdeki Mahalle Baskisi

yine arayi uzattim, yine yazacaklarim birikti ama mazeretim var demeyecegim. zira her daim mazeretim var, sayarsam simdi de var, saymazsam yok oyle birsey annelik :) Bu yaziyi oglum uyurken kizim da okul sonrasi video izleme molasindayken yaziyorum, aceleden pek kurallara uyamayabilirim pesinen affola.

bir suredir oglumun hala meme emiyor olmasi (yakinda 26 ayi dolacak) buna bagli oldugunu dusundugum gece uykularinin duzene girmemis olmasi beni geriyordu. bunun icin bir adim attik iyiye de gidiyor ama kendi kendime dusundugumde, bu gerginligimin tamamen kendimden kaynaklandigini farkettim. insanlardan nispeten uzak yasadigimiz icin 'aa hala emiyor mu', 'a hala gece cok mu kalkiyor' , 'ay bunu yapmiyor mu daha' gibi soylemleri fazla duymuyorum. fakat icimde beynimde bir ses virvir otuyor. iki yasinda kesintisiz uymasi lazim, memeyi kesmem lazim, sunu boyle yapmam lazim, onu soyle yapmam lazim.... diye durmadan. 

bir sekilde, ordan burdan, okuduklarimizdan. onceki cocuk tecrubelerinden, duyduklarimizdan gorduklerimizden kafamizda olusmus bir liste var. su ayda bu olacak, su yasta bu olacak. inanin bu basitce dile getirdigimiz "ay sekerim ben cocugumu kimseyle kiyaslamiyorum" olgusundan daha derin ve buyuk. kiyaslamiyoruz ama beklenti icine giriyoruz. bu beklentiye uysun istiyoruz, uymayinca stres basiyor ve kimi zaman bu stresin sebebini dahi goremiyoruz.

elbette kastettigim tamamen bir bosvermislik degil. cocugun gelisimini takip edecegiz, bilecegiz ki gerekirse destek alabilelim ancak bazi konular gercekten kitaba uymak zorunda degil. ustelik aslinda bu sartlanmalar olmasa sorun olarak bile bakmayacagimiz seyler var bu listenin icinde. oyle bilincsizce olusmus ki bu liste, tamamen kontrolumuzun disinda bilincimize dolusmus ve icten ice mahalle baskisi kurmus.

iste bunu farkettigimden beri bir rahatladim ki sormayin gitsin. ustelik oglum da daha olumlu tavirlar sergilemeye basladi, evet cocuklar gerilimi hissediyor ve daha cok ariza cikartmaya bayiliyor. uyku ve meme konusunda ciddi farklar olustu ve ben simdilik boyle devam edip onun keyfini beklemeye kararliyim.

uyku ve meme en bariz iki ornek ama dusununce siz de icinizdeki mahalle karilarinin seslerini isiteceksiniz. sadece cocuk buyutmek konusunda degil, ev idaresi, is hayati, arkadaslik iliskileri, ne aldin nasil davrandin ne yaptin her konuda kafamizin icinde sesler var. yillar boyunca birikmis birikmis ve oraya girerken kapida hic sorgulanmamis fikirler. sen dogru musun, degil misin diye suzulmeden hop bilincimize buyur edilmis... elbette hepsini bir anda suzmek ve ayiklamak kolay degil ama, birsey yapacakken bir sormali kendimize. gercekten dogru musun, istedigim bu mu veya benim icin uygun musun diye?

hepimize ferah gonul, huzurlu gunler diliyorum.

Dunya emekci kadinlar gunu kutlu olsun.

27 Şubat 2017 Pazartesi

59. Ay Mektubu





Canım kızım, 

Bir ay daha büyüdün ve 5 yaşına son bir ay kaldı. Bu da demek oluyor ki doğumgünü hazırlıklarına derhal başlamalıyım. Ayrıca geçen yıl doğumgünü ertesinde ilkokula başladığın için, okulda tam bir yılın dolmuş olacak. İnanamıyorum.

Bu ay sendeki en büyük değişiklik saçlarında oldu. Bilen biliyor, bu yaşına kadar tokalardan nefret ettin. Toplaşan 10-20 kez anca saçına toka takmışızdır. Üstelik okulda çoğu kız arkadaşın çeşit çeşit modellerle geliyorken senin hep açık ve tokasızdı. Tam nasıl başladı hatırlamıyorum. Önce tek kuyruk yaptık bir hafta on gün falan hep aynı. Sonra iki kuyruk istedin. Bazen de ördük. Şimdilik sadece kuyruk ve örgü olsa da modellerimiz (klipsli toka takmıyorsun henüz) büyük gelişme bu. Fotoğrafta yüzme havuzunun düzenlediği partide, yüzünde (sözde) prenses boyamasıyla görünüyorsun. Ve saçların da örgülü 😍

Bu ay ayrıca bir değişiklik daha var hayatında. Bir sezon gittiğin (eylül-ocak) müzik okulunu bıraktık ve baban sana piyano dersleri buldu. Haftada bir gün birebir dersle piyano öğreniyorsun. Gayet iyi gidiyor, özel bir kitap aldık bunun için. Bazen babanla çalışıyorsunuz evdeki oyuncak piyanolarda. Öğretmenin Çin asıllı bir İtalyan, ondan biraz çekiniyorsun ama gitmek için heveslisin.

Bir de hepimiz için çok değişik bir olay oldu bu ay içinde: Amsterdam'a kar yağdı ve birkaç gün kaldı. Burada bulunduğumuz sürece gördüğümüz ilk ciddi kardı bu. Genelde yağmur gibi sulu yağar ve hiç tutmazdı. Hepimiz çok eğlendik ve kara doyduk. Bu senin yaşadığımız yerde, bilinçli gördüğün ve bu kadar çok olan ilk kardı. Geçen yıl kayak tatilinde görmüştün (ama orası dağ) ve bebekken Slovakya hep karlıydı (tabi ki hatırlamıyorsun), bu sefer kalıcı hatıralar bıraktı sanırım.

 

Nice aylara gülyüzlüm
Annen
Amsterdam

22 Şubat 2017 Çarşamba

Self Challenge 1- cilt bakımı

Anne olduktan sonra kendime ayırdığım zaman miktarı oldukça az. Fakat ikinci çocuktan sonra biraz daha dikkat etmeye başladım ve bence oldukça iyi gidiyorum. Kendi ihtiyaçlarını kişisel bakımını ertelememeye çalışıyorum ama bir mevzu var ki bunu bir rutine oturtamadım. Cilt bakımı.

 
Aslında bu ihmalkarlığımın nedeni çocuktan önce de böyle bir alışkanlığımın olmaması. Aldığım kozmetik ürünlerinin atılma sebebi genelde şişeler bitmeden tarihinin geçmesi nedeniyle olurdu. Bitirdiklerim de oldu elbet ama bir gün kullanıp beş gün unutma şeklinde ilerliyordu.

Bir süredir buna bir düzen getirmeyi düşünüyordum, dün başladım. Şimdi 40 gün süreyle hiç aksatmada  hergün yüz kremimi sürmekle başlayacağım self challenge serisine. 

Yüz kremi olarak özel bir arayışa girmedim. Ne yazık ki çok kuru olan cildime tam tatmin olduğum ürünü bulamadım. Elbette yeni çıkan ve hiç denemediğim ürünler vardır ama arayıp uğraşmak istemiyorum. Saf Hindistan cevizi yağı aldım, onunla başladım ve kuru cildime gerçekten çok iyi geldi. Fakat asıl yapmak istediğim şey şu:

- krem sürme süresi ortalama 30sn sürüyor diyelim. Bu süre boyunca niyet içinde olmak. Yani krem sürüyorum, iyi gelecek, cildim güzelleşecek... gibi düşüncelerle eylemimi beslemek.
- krem sürerken yüzüme masaj yapmak, aynı zamanda dokunduğum için bir nevi kendini sevmek
- işlem bitince aynaya bakıp iyi hissetmek. 

Böyle düşününce, bu pozitif eylemi krem değil su ile bile yapsanız ciltte olumlu bir değişim olacağına inanıyorum ben. Asıl derdim bunu rutine oturtmak tabi, bakalım ne kadar başarılı olabileceğim.

Hadi bana kolay gelsin :)