15 Ağustos 2017 Salı

Görünmeyen Yaralar

Görünmeyen Yaralar

Birkaç gündür tatildeyiz. İki gece önce çocukları da kendimi de sineklere kurban verdim. Ne yazık ki sivrisineklere karşı tecrübesiz bir anneyim. Her birimizde yaklaşık 50-60 ısırık var. İçlerimizden en ağır etkilenen Nova'cım oldu çünkü cildi çok hassas. Isırılan yerler aşırı şişiyor sonra uçları su topluyor ve patlıyor :(

Bütün gün onu öyle görünce üzülüyor ve zihnimden sürekli yumruk yapmış elimi kafama vuruyorum. Ah salak anne ah.

Elbette bu çok büyük bir dert değil, ne hastalıklar ne dertler var ama bu olay, nispeten kontrolümüzde ve önlem alınması kolay bir olaydı. Yani bazı hastalıklar/kazalar yüzde yüz elimizde olmayabiliyor, bu öyle değildi.

Tatilde diğer bir kontrolünü kaybettiğim konu ise abur cubur meselesi. Rutinler bozuldu, huylar değişti, şeker-dondurma için ağlayan çocuklarım oldu. Tamam önceden de tamamen yalıtılmış değildi ama bizim sınırlarımız çerçevesinde konuşacak olursam ipin ucu kaçtı. Günde kaç kere savaş veriyor ve kaybediyorum :(

Sonra düşündüm. Şu sineklerin sebep olduğu yaralar bile nasıl içimi parçalıyor, evladının bir tırnağına bile zarar gelmesin istiyor anneler ama peki ya görmediklerimiz? Zararlı gıdaların içerde yaptıkları, ekranda aşırı zaman geçiren minik beyinlerdeki hasarlar. Örnekler çoğaltılabilir elbet, psikolojik olumsuzluklar, huzursuz ortamlar.... Bunları görmüyoruz ama işte bu da aynı sivrisinek ısırması gibi. Önlemi kolay ve basit olmasına rağmen ihmal edince bak neler oluyor.

Bundan sonra sabrımın bitip de her pes etmeye yaklaştığımda bunu hatırlayacağım. Peki ya görmediğim yaralar, ben çocuğuma nasıl kıyayım?

11 Ağustos 2017 Cuma

Kim Kiminle Nerede Ne Yapıyor?



Küçükken ilk okul çağında falan böyle bir oyun oynardık. Bir nevi isim şehir oyunu. 4 arkadaş aynı kağıda sırayla kim, kiminle, nerede, ne yapıyor yazar, yazan kişi yazdığı yeri katlar sonra açıp o sırayı okuduğumuzda gülmekten katılırdık. Çok alakasız cümleler çıkardı çünkü. Çocukluk muzurluğu ile çiş yapıyor, kaka yapıyor, osuruyor gibi eylemleri de eklediğimizde (o zamanlar en fazla ayıp kelimelerimiz bunlardan ibaretti, daha fazlasını bilmezdik) gerçekten çok komik olurdu. Bir de artistleri yazardık tabi. Mesela Filiz Akın Tarık Akan'la uçakta kaka yapıyor gibi :))

Şimdi günümüzde herkesin dilinde ve aklında; "kim kiminle nerede ne yapıyor" soruları. Instagram sağolsun merakına yenik düşenleri feci esir alıyor. Şu kişi buraya gitti, şurada tatil yaptı, ama diğeri gidemedi. O bunu beğendi, beni beğenmedi, ona şu yorumu yaptı ama bana böyle dedi/ demedi. Eğer farkında olup kendini frenlemezsen tüm gününü sadece bunlarla geçirebilir, zamanını boşa tüketebilirsin.

Ben hem yoğunluğumdan hem de ilgisizliğimden böyle ayrıntıları es geçiyorum. Fakat bu durumda da muhabbetlere yabancı kalıyorum. E hani şu fotoğrafı koymuştu ya görmedin mi? diyorlar. E evet gördüm ama neresiymiş bakmadım. Sadece fotoğraf güzel mi değil mi ona bakıyorum. O an elim değerse "like"lıyor, değmezse görmüyorum bile. Bazı arkadaşlarımı merak edip nasıllar diye geriye dönüp baktığım oluyor ama. Bu şimdi ne fotosu koymuş diye hiç merak etmem mesela.

Bir diğer yandan da sosyal medyanın bu yönünün insanların gerçek yüzünü ortaya çıkarması açısından faydalı buluyorum. Madem yorumunda canım yerine cnm yazmış (böyle bir olay var biliyorsunuzdur, birincisi samimi ikincisi yapmacık), sen de ona göre ayağını denk alıyorsun. Kime ne kadar değer biçeceğini iyi gösteriyor.

Kim ne kadar ve ne amaçlı kullanırsa kullansın karışamam ama, bu takiplerin sonunda "amaaan boşver banane" diyemiyorsan olan sadece kendine oluyor. Ne onun yediğinin ne gezdiğinin ne de söylediğinin sana faydası var. Tüm bunlara, bahsettiğim oyun gibi bakmak, keyfini süzüp, tortusunu görmezden gelmek gerek. İşte o zaman her kim ne yaparsa yaptığıyla kalıyor.


8 Ağustos 2017 Salı

Canlı Hatıralar

Canlı Hatıralar
1985 yılında ben 6 yaşındayken taşındığımız ve 2012 yılına kadar (27 yıl) bazı değişikler olsa da içinde yaşadığımız ev benim hatıralarımın her köşesine kazınmış. Bazen hiç ummadığım anda bir ayrıntı geliyor gözümün önüne, mutfak dolaplarını yaptırmadan önce annemin tezgahın altını kapatmak için kullandığı kumaşın deseni, banyonun yerlerindeki çinilerin renkleri veya bir odanın duvarındaki çatlak veya çıkıntı. Sonra gözlerimi kapatıp o görüntüden itibaren etrafı tarıyorum zihnimde, aynı Google haritalarda sokağın üç boyutlu resmini tarıyor gibi, o andaki haliyle her ayrıntıyı her köşeyi görüyorum. hiç bir detay atlamadan. Hayret ediyorum ama en çok da özlüyorum. Gözlerim doluyor, mutluluk hüzün karışımı bir duyguyla doluyor içim.

Bu anı yaşadıktan birkaç gün sonra mümkünse bana fazla dokunmayın. Hayal dünyasındayım, gündelik işlerimi yapıyorum ama aklım hep o evde, o zamanda. O zaman dinlediğim şarkıları dinliyorum, bağıra bağıra eşlik ediyorum. Elimde hiç fotoğraf yok olsaydı bakardım ama hafızamdaki fotoğraflar daha canlı. Kokusuyla sesiyle, rüzgarıyla güneşiyle hepsi taptaze oradalar. Beynimin bu detaylı kayıtlarına büyük hayretler içinde şükrediyorum.

Beynimin bu işlevi hala aynı şekilde güçlü çalışıyor mu bilmiyorum. çocuklarımla geçirdiğim ve kayıt altına alamadığım binlerce anıyı, ilerki yıllarda şimdi eski hatıralarımın içinde gezindiğim gibi anımsayabilecek miyim? Yoksa bugünlerde daha birkaç gün öncesini bile zor hatırladığım için onlar da gidecek mi? Yani beynimin şu andaki işlemcisi, çocukluğumdaki kadar iyi çalışıyor mu acaba? Umarım öyledir, umarım sürekli geçmişini düşünen ve anlatan bir nine olurum ben de.

Babaannem öyleydi. Hatta ona kızardık hep aynı şeyleri tekrar tekrar anlattığı için. Oysa ne büyük bir zenginlik, ne tatlı bir duygu yaşayan için. Gözlerini kapıyorsun ve hooop olmak istediğin yer ve zamana gidiyorsun. Saatler, günler boyu kalabilirim bu dünyada.

Çocuklarıma güzel çocukluk hatıraları bırakmak için uğraşıyorum ama bunu sadece onlar için değil kendim için de yaptığımı itiraf etmeliyim. An be an bunları kaydediyor beynim. Gün gelecek hepsi yuvadan uçtuğunda, yollarını gözlerken ben de bu hatıraların içine gömüleceğim.


2 Ağustos 2017 Çarşamba

Mahlukat

Mahlukat
Bugün sürüş dersim sırasında hocamla yaptığım sohbet çok hoşuma gitti. Kendisinin bazı fikirlerini kendime yakın bazılarını uzak buluyorum ama sürüş sırasında kontrolümü kaybetmeden sohbet edebiliyorum :) Belki de bu yaklaşımı bile dersin bir parçası kim bilir?

Neyse efendim konu, İstanbul'daki sel felaketinden, iklime, tabi ki Hollanda ve Türkiye'deki çevre düzenleme karşılaştırmalarına kadar geldi. Geçtiğimiz günlerde olan dolu yağışını, meteoroloji mühendisi olan kaynımın önceden haber verdiğini söyledim. Açıklamasına göre İstanbul'da yüzey sıcaklığı 60 dereceyi bulmuş ve bunun sonucunda gökyüzü ve yer yüzü arasındaki yoğun sıcaklık farkı buna sebep olmuş (o tabi daha bilimsel kelimeler kullandıydı da unuttum şimdi). Ve muhtemelen yüzey sıcaklığını bu kadar arttıran şey ise aşırı betonlaşma.

Hollanda'da yollar mümkün mertebe asfalt değil (taş döşelidir) ve yağmurdan yarım saat sonra heryer kupkuru olur. Üstelik eskiye nazaran daha çok ağaç varmış. Belediye durmadan ağaç dikiyormuş ve ona göre belki de iklimi aşırı yağışlı yapan bu aşırı ağaçlandırma. Ben de Karadeniz bölgesinin de benzer iklimde olduğunu, ama gerçekten iklim mi bitki örtüsünü etkiliyor, yoksa bitki örtüsü mü iklimi değiştiriyor pek ayırt edemeyeceğimizi düşündüğümü söyledim. Ve tabi ülkemizde azalan ağaçlık alanların sonunda yağmurun azaldığı konusunda ikimiz de hemfikirdik. Üstelik o eskiden köylerinde (iç Anadolu bölgesinde) daha çok Kartal, tavşan, tilki gibi hayvanların olduğunu, artık hiç göremediğini söyledi. E tabi ilaçlı tarım tüm böcekleri öldürdü, böcekler olmayınca sürüngenler azaldı, sürüngenleri yiyen hayvanlar tükendi... vs. Yakında sıra bize gelecek.

Eskiden kuraklık olduğunda yağmur duasına giden insanlar, yanlarında yeni Doğum yapmış hayvanları, bebekleriyle birlikte götürürlermiş. Her yeni doğanın rızkını veren Allah, belki bu bebeklerin yüzü suyu hürmetine rızkı verir diye. Evet Allah tüm kullarına rızkını ulaştırıyor belki ama, iradesi olmayan mahlukatın rızkı, nasıl desem belki de daha engelsiz oluyor. Belki insanoğlu, rızkını kesecek hallere, yollara giriyor. Sonra dedi ki; bence, Hollanda'nın yağmurunda bu ağaçları mesken tutmuş börtü böceğin, her türlü mahlukatın da etkisi var. Onların rızkından biz de faydalanıyoruz. Ama itiraf etmek lazım ki, Hollandalılar hayvanlara da çok saygılılar. En basit örnek, trafikte onlarca araba hiç korna çalmadan bir güvercinin veya ördek ailesinin karşıdan karşıya geçmesini bekler. Gerçekten ben de defalarca şahidim. Sonra her yere kuş evleri yapılır, sokaklarda sahipsiz hayvan olmaz, es kaza bulunursa hemen herkes alarma geçer, gereken yapılır...

Kıssadan hisse, bilmediğimiz nice sırlar içinde hayatımızı sürdürürken, insanoğlunun "iyi niyeti" her konunun özünü teşkil ediyor. Bir karıncayı bile incitmeyecek duyarlılıkta yaklaştığımızda, aslında, doğa da, iklim de, toplum da hepsi iyiye gidecek. Ama içi kararmış ruhlar arttıkça gidilecek sonun ne olduğu hiç de belirsiz değil.

28 Temmuz 2017 Cuma

Evde Oyun Alanları

Çocuklu evlerin en büyük problemlerinden biri, gitgide büyüyen oyuncak nüfusu, bu oyuncakları koyacak yer sıkıntısı ve tabi ki oyuncakların sebep olduğu dağınıklık. İki çocuklu bir ev için oyuncak sayımız çok az olmasa da gördüğüm bazı evlere göre fazla da değil. En azından oyuncakların dağılımı dengeli ve çoğu özel amaca yönelik.

Bir yıl önce salonu yeniden dekore ederken oyuncakların gruplanmasını ve yerleşimini yeniden düzenledim ve bir yıldır düzenimiz aynı şekilde devam ediyor. Bizim evimiz katlı olduğu için oyun alanı olarak üst kattaki çocuk odasını değil salonu kullanıyoruz. Bir yıl önce henüz onları odalarında bırakacak yaşta değillerdi ve eğer onlar orada kalırsa benim de başlarında durmam gerekecekti. Salonda olunca hem ben işlerimi yapıyor hem de onları gözetebiliyorum. Bu düzenleme zamanlarında okuduğum bir makale şöyle diyordu. Oyuncakların dağınık ve gruplanmamış olduğu bir odada çocuklar en fazla 5 dakikalık oyunlar kurabiliyorken, oyuncakların kategorilendiği, yeterli boş alanın olduğu ve toplu bir odada saatlerce oynayabiliyorlar ve yaratıcı oyunlar türetebiliyorlarmış. Gerçekten de benzer etkiyi ben de düzenlemeden sonra gözlemledim. Neler yaptım yapıyorum madde madde yazmak istiyorum.


Salonu mutlaka toplu, ferah ve aydınlık tutmaya çalışıyorum. Bir grup oyuncak yere dökülüp oynandıktan sonra tekrar yerine konulur ve ancak bu şartla diğer oyuna geçilir. Bazen iki farklı grup oyuncak da dökülüyor (salon büyük olduğu için yer sorunum yok ama) oyunlar sonunda mutlaka toplanıyor. Çocuklar bu döngüye alıştıkları için artık kendi topluyorlar veya bazen zorlanırlarsa beraber topluyoruz.

İkinci olarak oyuncaklar mutlaka gruplanmış haldedir. Bu gruplana oyuncak türüne göre de olabilir, onların oynayış şekline göre de (mesela birkaç araba ve birkaç insan figürünü beraber oynamayı seviyorsa aynı kutuya koymak gibi). Bizde bu gruplar şöyle, legolar, ahşap ve metal trenler, arabalar, minik oyuncaklar (hepsi grubuna göre şeffaf zipli poşetlerde), müzik aletleri, puzzle bölümü, boyalar, oyun hamurları... gibi.

Üçüncü mevzu bu oyuncaklar çocuğun kendi alabileceği yerlerde, kendi açabileceği kutularda ve her oyuncak her zaman aynı yerde olması. Yerlerini hep aynı tutunca, çocuk istediği zaman istediği oyuncağı alır ve işi bitince yeniden ona koyar. Bizim iki tane içinde birden fazla grubun bulunduğu karışık oyuncak kutumuz var. Bazen onlar karışıyor, ayda bir falan yeniden ayıklıyor ve herşeyi yerine koyuyorum. 

Oyuncakların çoğunu çocuğun yaratıcılığına imkan veren oyuncaklar olarak seçiyorum ama zaman geçtikçe okullardan hediye olarak gelen, restoranlardan verilen gibi genelde ucuz ve pek bir işe yaramayan oyuncak stoğu oluşuyor. Bu tip oyuncakların oynanma ömürleri genelde kısa oluyor. Bunları ara sıra ayıklayıp çöpe atıyor veya çevremizde isteyen çocuk olursa onlara dağıtıyorum. Bunları kontrol altında tutmak önemli. Gün geliyor hiç bir işe yaramayan bir kutu plastik oyuncak doluyor ev.

Bir diğer dikkat ettiğim konu ise evin boş ve düzenli olması kadar bazı oyunlar için çocuğa hazır alanlar sunmak. Bazı annelere göre bu dağınıklık olarak kabul edilebilir tabi ama ben o kadarını göze alıyorum. Salondaki çocuk masasının yakınında boya kalemlerinin ve boş temiz kağıtlarının olmasına özen gösteririm. Kızım piyanoya gittiği için evde çalıştığı org, ortada kolayca erişebilecekleri yerde (oğlum aklına estikçe gider çalar). Duvara yapıştırdığım kara tahtanın yanında hep bir kutu tebeşir vardır, bunu görmezlerse yazmak akıllarına gelmez. O dönem favori olan oyuncakları da ortadadır (mesela oğlumun araba kaydırdığı otopark oyuncağı bir köşede yerdedir, kızımın Littlest pet shop oyuncaklarının evi oyun masasının üstündedir ). Bu ortadaki oyuncaklar onlara ilham olur diğer parçaları alıp oynarlar. 



 Bazen ben de oynuyorum tabi 😉


Bazen oynayacak şey bulamazlar hadi derim bütün oyuncakların olduğu yerlere sırayla bakın, sonra bulup birini seçerler.

Asla yapmamaya çalıştığım şey ise büyük bir kutuya tüm oyuncakları yığmak, kutuları üstüste istiflemek ve tamamen bomboş bir oda bırakmak. Bu durumda benim çocuklar tablet ve telefonlara saldırıyor. Tabi onları da oynuyorlar ara sıra ama, kızım boyaların cazibesine kapılıp resim yapmaya, oğlum kitap dolabına gidip kitaplara bakmaya daldığında kurduğum düzenin en azından şimdilik bizim için işe yaradığını görünce mutlu oluyorum. 

16 Temmuz 2017 Pazar

Nova'ya Mektuplar:30. Ay



Canım oğlum, aylık mektuplarına çok uzun bir ara verdim ne yazık ki. Çoğu zaman ay dönümünde yazacak fırsatım olmadı, aradan günler geçtiğinde ise bir sonraki aya yaklaşmış oluyorduk. Öyle mi böyle mi derken yazılmadan kaldı. Şimdi tam 2,5 yaşında oluşunun şerefine yeniden yazıyorum ve bundan sonra aksatmadan yazmaya çalışacağım.

En son nerede kalmıştık hatırlamıyorum ama artık, galiba'lı, gerçekten'li, o zaman'lı cümleler bile kurabilen bir çocuksun. Her şeyi anlıyor ve söyleyebiliyorsun. Şarkılar söylüyor, bazen kendin uyduruyor, hikayeler anlatıyorsun. Dil konusunda hiç bir sıkıntımız yok çok şükür. Hollandaca ise anlayışın gayet iyi (imiş) ve bir ay kadar önce suskunluğunu bozup konuşmaya başladın. Tam cümle formunda değil elbet ama kelimelerle derdini anlatıyorsun.

Hiç uğraşmadan kendi kendine verdiğin tuvalet eğitimiyle gündüz bezini de bıraktık tam 2 yaş 2 aylık iken. Gece annenin tembelliği olmasa o da olacak ama şimdilik devam ediyoruz. 

2 yaşını 15 gün geçe başladığın oyun okuluna da alıştın. Hatta ilk kez geçtiğimiz hafta, ilk defa okul öncesi mızmızlanmadın ve okula gitmek istiyorum dedin. Orada Damla ile iyi oynuyorsun, Diego'ya hayransın ve Yuna'dan hoşlanıyorsun. Öğretmenlerinle de aran iyi.

Artık bebeklik emareleri birer birer biterken geriye tek kalan hala meme. Onu da çözmemiz lazım ama hala gelişme olmadı. Telkinler pek işe yaramıyor nasıl bir yol bulacağım hala çözemedim. Ama artık epey seyreldiğini belirtmeliyim.

Gelelim huyuna suyuna :) Terrible two hiç bu kadar terrible olmamıştı ablanda. Üstelik tecrübeli anneyim, bence bu ataklarına karşı doğru davranışı gösteriyorum  ama atlatman benim davranışım ile değil zamanın dolmasıyla mümkün olacak sanırım. Çok inatçısın, yerlere yatıp seni kucaklamaya çalışan kollarımdan kurtulacak kadar güçlüsün.

Pek kilolu bir çocuk sayılmazsın ama yeme şeklin hoşuma gidiyor. Çoğunlukla sağlıklı seçimler yapıyorsun ve ablana göre daha geniş bir yelpazen var. Üstelik senin yiyiyor olman onu da özendirip yemesine vesile oluyor 🙏🏼 Çok atlayıp zıplayan bir anlam olduğu için onun yaptığı herşeyi yapmaya çalıştığın için bedensel becerilerin de iyi durunda. Yakın zamanda tek ayak üzerinde sekmeyi çalışmaya başladın şimdi birkaç adım zıplayıp ilerleyebiliyorsun.

En çok sevdiğin hayvandan bahsetmesek olmaz. Tavuskuşu. Önceden çiftliğimizde vardı, kış boyunca başka bir yerdeydi herhalde görünmedi, baharda tekrar geldiğinden beri her sabah onu görmeye gidiyoruz. Daha çiftlik açılmamış oluyor ama sırf tavuskuşunu görmek için etrafını dolanıyoruz. 

Arabalar hala en favori oyuncakların. Okula giderken ve uyurken bir iki tane elinde olugor hep. Onun dışında balık tutmak Yeni heveslerinden. Oyuncak olanlarını bahçedeki şişme havuzda oynuyorsunuz ama uzun ağaç dallarını da olta yapmayı çok seviyorsun. Geçen gün aramızda geçen şu konuşmayı da eklemeden geçemeyeceğim. Ormanda iki eline iki sopa almış yürürken iki tane sopan var bak biiir-iki dedim, sen de hemen ardından hayır beeeş tane var, dööört beş demedin mi? Şaştım kaldım☺️

İnadının çok tuttuğu ve benim sabrımın az olduğu günler kızdığımda hatanın farkına varıp boynuma sarılıyorsun ve "seni dok deviyom" diyorsun ya ölüp bitiyorum.




5 Temmuz 2017 Çarşamba

Sebze Sevdalısı



Amsterdam'da yaşayan Türk annelerinden oluşan bir Facebook grubumuz var. Her türlü konuda tartışıyoruz. Son tartışmalardan biri, Türkiye'deki sebze meyvelerin tadını burada bulamamak üzerine. Gerçi bunu savunanlar çoğunlukla İstanbul harici şehirlerden gelenler. Eminim haklılar ama ben şahsen İstanbul'dan sonra buradaki meyve sebzelerden şikayet etmiyorum, hatta kimilerini çok daha fazla beğeniyorum. Belki şimdi İstanbul'da da organik pazarlar, dalından satıcılar vardır ama ben oradayken ve çalışıyorken bunları bulup alacak zamana sahip değildim. Evime en yakın market ve pazarları kullanıyordum.

Tabi tam zamanlı anne olunca, evde hergün yemek pişince biraz daha bilinçleniyor insan.  Hangisi taze/değil, hangi sebzeler çocukların seveceği şekilde pişmeli, hep aynı yiyecekler olmasın çeşit çeşit alayım... şeklinde kendi içinde bir dünya şu mutfak olayı. Bizim evde biz de dahil çok miktarda yemek tüketilmez ama hergün mutlaka bir çeşit sebze veya salatanın olduğu menüler hazırlarım.

Grupta bazı sebzeleri beğenmedikleri için pişirmeyenleri (veya onlar için tr ziyaretlerini dört gözle bekleyenleri) okuyunca şaşırdım. Çünkü benim için olay biraz da şuna dönüşüyor. O benim damak tadıma uygun değilse bile ben birşeyler yapabilirim, seveceğimiz bir şekilde pişirebilirim veya dönüştürebilirim. Bu şekilde istisnasız neredeyse her sebzeyi tüketiyoruz evde. Yeni şeyler denemeyi, uydurmayı ve yakışacak şeylerle harmanlamayı seviyorum.

Markete gidip de taze sebzeler görünce almadan duramıyorum, onların kokularını içime çeke çeke alışveriş yapıyorum. Dokunuyorum seviyorum böyle biriyim :))

Bu yazıda Hollanda'daki sebzeleri (tabi aklıma gelenleri) ve nasıl pişirdiğimi kısaca toparlayayım istiyorum.

Yukarıdaki fotoğraftan ilham alayım:

Dolmalık biber: Türk bakkallarında bizdeki gibi minik yeşil dolmalık biberler var ama onunla yapılan biber dolmasındaki acımsı tadı eşim beğenmiyor diye kıymalı biber dolmasını şu renkli dolma biberlere yapıyorum. Öyle lezzetli oluyor ki, çocuklar bile bayılıyor. Yeşil minik dolmalık biberlerden yapılmış zeytinyağlı dolmaya da (hani fıstıklı falan olan) ben bayılıyorum.

Patlıcan: en sevdiğim sebzelerden biri, karnıyarık, oturtma, bazen patatesle karıştırıp musakka, imam bayıldı ve en çok da köz salata bizim evin en çok pişenlerinden. Bazen az kaldıysa falan sebzelerden bir harç hazırlayıp börek yaptığımda içine patlıcan da giriyor. Markette genelde tombul patlıcan bulunuyor, Türk bakkalında ise bizim uzun patlıcanlardan. Ancak ben tombulları daha çok beğeniyorum çünkü çekirdeği (dolayısıyla acı tadı) daha az.

Biber: dolma biber harici yeşil kırmızı turuncu biberleri kastediyorum. Salatalara genelde doğrarım. Çarliston biberlerden sabah kahvaltı için peynirli biber kızartması yaparım (normalde çökelek ile yapılır ama sert beyaz peynir de oluyor), çok yemeyelim diye fazla kızartmasam da bazen kızartma, kırmızı köz biber gibi.

(Ara not: yazarken düşündükçe bile ağzım sulanıyor ya 😂 neyse devam edeyim)

Bezelye: genelde burada Türkiye'deki gibi alıp ayıklanacak bezelye bulmak zor. 100-200 grlık paketlerde böyle yeşil satılıyor ama çok minik taneli öylece yemek için. Dondurulmuş alıyorum genelde bezelyeyi ama tadı tr den azıcık farklı. Genelde daha minikler ve tatlılar. Artık Türkiye'dekiler bana çok otumsu gelmeye başladı. Bezelyeyi de genelde içine patates veya havuç koyup zeytinyağlı yemek şeklinde, bazen et yemeklerinin içine falan koyuyorum.

Pırasa: tam şu anda bir yandan pırasalı böreğimi yiyiyor bir yandan yazıyorum. En çok börek oluyor bizim evde, böyle herkes yer. Bazen taze soğan niyetine salatalara doğradığım da oluyor. Zeytinyağlı yemeğini de benden başka yiyen yok diye nadiren yapıyorum. 

Taze fasulye: aşağıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi burda iki çeşit var taze fasulye. İnce olanları genelde buharda haşlama, turşu, ya da haşladıktan sonra galete ununa bulayıp azıcık kızartma şeklinde yapıyorum. Kalın olanlar ise epey kalın bir parmak genişliğinden fazla. Onları da ayıklafıktan sonra bir de dikey ikiye keserek zeytinyağlı yemeğini yaparım çok lezzetli olur.



Brokoli: kızım ufakken o yemediği için yesin diye daha çok önce haşlayıp sonra karnabahar kızartması gibi kızartarak yoğurtla yenilebilecek şekilde yapıyordum. Fakat illa ki o demetin bir kısmı çorba olur. Şimdilerde oğlum buharda haşlanmış halini limon ve zeytinyağı karışımına banarak yemeyi çok seviyor. Bu yüzden uzun zamandır bu şekilde pişiyor.

Karnabahar: benim favorim tabi ki bol limonlu biraz kıymalı yemek formu. Ama bazen kızartması da olur. Çok iştahlı olmasalar da yedikleri sebzelerden. 

Lahana: eşim sarmasını çok sever ama sarmalık lahana bulmak zor veya bitiremeyeceğimiz kadar büyük oluyor. Genelde küçük boy alıp coleslaw salata olarak yiyoruz. Yemeğini benden fazla seven olmadığı için (eşim yer ama mecbur kalırsa) seyrek pişer. Yine kırmızısını salata olarak kullandığım için bazen kavanozda doğranmış turşu gibi olanları alıyorum salata için. 

Havuç: en çok çorbalara, yemeklere, salatalara kullanıyorum ama ara sıra haşlayıp tavada birazcık kızartarak şöyle sarımsaklı yoğurtla yemenin keyfi başka. 

Enginar: ah enginar çok severim. Buralarda genelde kabuklu satılıyor diye kabuklarıyla haşlayıp, yapraklarını koparıp limon+zeytinyağı+tuz karışımına bandıra bandıra yeriz. Çocuklar çok severler. Fakat Türk bakkalında dondurulmuş halde bir paket (içinde 10-15 çanak var) buldum, son birkaç seferdir alıyorum ve haşlıyorum. Yine aynı sosla yiyoruz hatta bazen salataya bile doğruyorum.

Celery (kereviz sapı): Türkiye'deki kereviz sapları tam böyle değil sanki, daha çok yapraklı ve daha ince. Burada kapkalın bir sopa gibi. Bizim evde çorbalara girer, salatalara doğranır, hatta tek başına salata olur.

Kabak: sadece burada deneyeceğim diğer AB ülkelerinin bazılarında da benziyor, makette kabak ile salatalığı ilk geldiğinizde ayırt edemeyebilirsiniz. Türkiye'deki kabaklar, açık yeşil olur bunlar koyu yeşil. Ama bence tat olarak çok farkları yok. Eskiden patates ile karışmış az pirinç eklenmiş yemeğini yapardım ama son zamanlarda dilimleyip fırın kabına diziyorum, arasına biraz ince bulgur, üst katına bol dilimlenmiş domates ve mozerella parçaları zeytinyağı falan gezdirip fırında pişiriyorum. Bulgur tüm suyu emiyor çok hafif bir yemek oluyor. Bir diğeri de tavada kavrulup üzerine sarımsaklı yoğurt dökülmüş hali.

Avokado: sade haliyle, salataların içinde ve sandöviçlerin arasında ve üşenilmezse sos olarak her haliyle çok seviliyor.

Bakla: iç bakla ve kabuklu bakla şeklinde iki çeşit var. İç bakla genelde haşlanıp buğday, taze soğan, avokado, çeşitli otlar eklenmiş zengin salataya dönüşüyor. Taze bakla da fasulye gibi zeytinyağlı yemeğe.

Ispanak: çocuklar seviyor diye en çok mücver, sonra börek ve salata en son da yemek oluyor bizim evde.

Kereviz: en çok cevizli salatası (mmmm) bazen de portakallı zeytinyağlısı oluyor. Genelde ben yiyorum ama.

Brüksel lahanası: hemen hemen aynı boyutlarda kesilmiş patates ve havuçla birlikte haşlayıp sonra sarımsak *sirke (veya limon) * zeytinyağı ile hazırlanmış sosu döküp öyle yiyoruz. Nefisss.

Daha çok sebze var ama şimdilik bana ayrılan sürenin sonuna geldik. Devamı bir sonraki yazıya 😉

1 Temmuz 2017 Cumartesi

Guney Fransa Tatili

uzun uzun yollari astim geldim gozumu kararttim kactim geldim sana

Haziran'in ilk haftasi tadi damagimizda kalan bir tatil yapmistik. Simdi elimden geldigince anlatayim istiyorum. Bu tatil bizim icin bircok acidan bir ilk. Ilk defa bizimkilerle yasit cocuklari olan baska bir aile ile gittik ve ilk defa 12 saat kadar suren araba yolculugu yaptik. Yol uzun oldugu icin gunde 6 sar saat olmak uzere gidis ve donuste birer gece konaklamali toplam 4 gunu yollarda gecirdigimiz bir seyahat oldu. 2 veya 3 saatte bir de mola verdik. Cocuklar hic ummadigimiz sekilde uyumluydu ve yolculuk genel olarak rahat gecti. Elbette yorulduklari sIkIldiklari oldu ama dusundugumuz kadar korkunc degildi. Ustteki fotografta goruldugu gibi, ilk gidis gunumuzde aksam saatlerinde maruz kaldigimiz siddetli yagmur ve firtinayi saymazsak manzara sahaneydi.

Gittigimiz yer Marsilya yakinlarinda bir sehir ismi Beziers'mis. Daha dogrusu bu sehrin daha kirsal bolgesine kurulmus bir camping alani. Ayrica baglari ve sarap fabrikasi da varmis. Cok buyuk bir arazi dusunun, resmen kasaba gibi planlamislar, icine yuzlerce bungalow koymuslar, karavan ve cadirlar icin parseller ayirmislar. Icinde marketi, ekmek firini, birkac restorani, yuzme havuzlari, oyun alanlari vs hepsi vardi. Biz bungalowda kaldik fakat karavan tatili hayalimiz vardi. Burada karavan tatili yaparsak neler lazim olur diye bolca gozlemleyip notlar aldik. Camping alaninda her karavan icin kullanilabilecek mutfak banyo elektrik hatti gibi seyler var, sadece karavanda uyuyorsun farkli olarak. Yine cadir icin de benzer hizmetler var.

Bungalowlar ise degisik degisik, bizimki prefabrik seklindeydi ve iki oda bir salon (salonda mutfak) banyo tuvalet ve genisce bir varendasi vardi. Oda sayisi farkli olanlari varmis ve bir de catisi olup da duvarlari kalin cadir bezi gibi olanlar da vardi. Hepsinin fiyatlari degisiyor ama bizimki icin konusacak olursak icinde klima bile vardi.

Boyle bir yerde kalinca tabi, yemek icme temizlik gibi hizmetler sana ait oluyor. Giderken nevresimlerimizi, tuvalet kagidina varincaya kadar ihtiyaclarimizi goturduk (oradaki marketten de alinabilir bazi seyler tabi cok ucuk degildi fiyatlar). Fakat tum mutfak malzemeleri (eksiksiz), yorgan yastik, masa sandalye, camasir askisi vs hersey var. Bir de oda o kadar temizdi ki gercekten cok sairdik. Meger ayrilmadan once odayi buldugun gibi tertemiz birakman gerekiyormus, eger onlarin temizlemesini istiyorsan bir miktar para odemen. Biz kendimiz temizledik ve yildizli pekiyi aldik :))


beraber oyun

Odalardan birinde cift kisilik yatak digerinde iki tane tek kisilik yatak vardi. Fakat birlikte uyumaya alismis bunyemiz oldugu icin butun yataklari ayni odaya koyduk, odalar da ufak oldugu icin bir duvardan diger duvara yatak seklinde bir oda oldu. Cok keyifliydi beraber uyuduk - uyandik tatilde bir arada olmanin tadini cikardik. Son birkac tatilde boyle yapiyoruz bir nevi gelenek haline geldi. Zaten This is Us dizini izledikten sonra boyle ozel gunlere ozel gelenekler yapma konusunda heveslendim. Yukaridaki fotografta yataklar birlesmeden onceki hali gorunuyor.

canim varendam :)

Varenda ise bu tatilin kalbini olusturuyor. Havuzda denizde falan olmadigimiz her an varendadaydik. Sahsen ben yerden hafif yuksek varendalari cok severim. Evimde on ve arka bahcem olmasina ragmen varenda gibi degil . Icerde masa sandalye takimi vardi ama varendada da ayrica var, tum yemeklerimizi disarda yedik denebilir. Iki aile gittigimiz icin yemek kismi sanki daha kolay oldu. Kahvaltilarda ortak saatte pek bulusamadik ama oglen ve aksam yemeklerinde beraberdik. Oglenleri genelde havuz kenarinda atistirmalik veya restoranlardan pizza falan seklinde gecti. Ancak aksamlari sirayla birimizde yedik ve beraber yaptigimiz icin fazla yorucu olmadi. Bir de sicaktan mi havasindan midir nedir, canimiz oyle pek yemek istemiyordu, cogu yemek hep kaldi iki gun seklinde yedik. Yani hergun tam yemek pisirme gibi olmadi, kalanlara ilaveler yaptik. Bu acidan yemeksiz tatil olusu bizi hic zorlamadi diyebilirim. Zaten ben her zaman ozenli besleniyoruz bir hafta da hafif beslenelim ne cikar kafasindayim.

keyif

fotograftaki hatayi bulunuz :)

Kamping alani plaja sifir degildi yuruyerek 15 dakika falan ama upuzun bir kumsal yuruyorsunuz zaten, gercekten cok genis bir kumsaldi. Denizde fazla yuzemedik ne yazik ki. Henuz yaz basi oldugundan herhalde su cok soguktu. Bozcaada'ya gittiyseniz onun suyu ile ayniydi diyebilirim. Ben bir dalip ciktim ve ciktimda tuuuuz diye bagirdim. Zira bu tatil oncesi birkac kez hollanda sularinda yuzmus hem gol hem denizde hic tuz bulamamistim. Tuzlu deniz ile hasret giderdim. Cocuklar kumlarla oynadilar, biz dalgalari dinledik. Bir aksamustu ise arkadasimla kizkiza ve birer cocukla gidip romans yaptik :)

ay isiginda akdeniz

Kamp alaninin benim icin ozel ayri bir tarafi vardi. Etraftaki agaclar, cicekler, ruzgarin esisi, gunesin yakisi hersey ama hersey cocuklugumdaki yaz tatillerimle ayniydi. Kavaklarin hisirtisi, gelincikler, igne yaprakli camlar. Bunlar hollandada da var ama farkli, buranin bitki ortusu bizimki ile birebir ayniydi. Helo'cum ise kiraladigimiz bisiklet ile bisiklet surmeyi ogrendi. Gecen yil aldigimiz denge bisikletinden sonra, bu yaz normal bisiklete gecirmeyi dusunuyorduk ama henuz satin alacak firsat olmamisti. Hazir oldugunu yapabilecegini biliyordum ama bu kadarini beklemiyordum. Ilk seferde tutup biraktim ve gitti. Hic yan tekerlegi olmadan ve (masallah) hic dusmeden. Oysa kendi ogrenisimi hatirliyorum da bir hafta surmus ve yara bere icinde kalmistim. Dondukten sonra hemen bir bisiklet aldik ve simdi hergun okula bisikletle gidip geliyor.

kavakli yollar en sevdigim

Denize giremedik ama bol bol havuzda yuzduk. Her cesit havuz vardi. Fakat en iyisi de etrafi camekanla kapli olan bir havuzun olmasiydi. Zira ilk uc gun hava feci ruzgarliydi ve sudan cikinca donuyorduk. Camekanli havuzda rahatca yuzduk o gunlerde. Havuz alanina yiyecek icecek sokmayi yasaklamislar ve terlikleri kapida birakip bir ayak havuzundan gecerek iceri girmeyi saglamislardi. Boylece ne pislik ne de bortu bocek vardi (yani kirinti olmadigi icin karinca falan yoktu demek istiyorum). Isteyen havuzdan cikip masalarda ve restoranlarda yiyordu. Boyle basit bir uygulamayla hem temizligi saglamalari hem de is yukunu/calisan sayisini azaltmalarini cok akillica bulduk.

dal-cik

kapali havuz
Arkadaslarla gitmis olmamizin da faydasi cok oldu tabi, cocuklar beraber guzel oynadi, biz de anneler veya babalar olarak keyif yapabildik. Birlikte oyle eglendik ki hem cocuklar hem biz her yil bu tarz bir tatil yapmayi diledik. Hatta daha kalabalik gidebilmeyi istedik.
ozledigimiz dev boyutlu zakkumlar
Turkiyede eskiden bu tip kamp alanlari oldukca yayginmis, ben hic yasamadim ama arkadasim cocuklugunda her yazini boyle gecirirmis. Saniyorum simdi bir cogu ozel otellere donustuler, oysa bu tip bir tatilin keyfi bambaska. Instagramda soyle yazmistim


Gercekten de bu acidan basarili bir tatil oldu. Doya doya oynadilar, dayatilan aktiviteler disinda canlari istedigi gibi davrandilar. Cocuklar buyuyup de kendi tercihlerini yapana kadar bu tur tatilleri her yil yapmayi istiyorum. Umarim yapabiliriz.

Bu tarz kamp alanlari guney avrupa kiyilarinda bolca varmis ama bizimkini merak edenler olursa burasiydi http://www.campinglayole.nl/ Sezon disi gitmis oldugumuz icin gayet uygun fiyatliydi. Bence deniz-havuz sezonu olmayan zamanlarda bile gidilebilir.

Ara Sira


Son on gundur falan acayip bir duygusal durumdaydim. Normalde icimde kendiliginden dogan nese ve mutluluk kaybolmus, icime bir huzun dolmustu. Nedeni bir cok sey olabilir, asiri yorgunlugum, kafama taktigim herhangi birsey falan. Nedeni muhim degil simdi zaten ben de hatirlamiyorum. Sadece dokunani yakarim halleri, icimden tasan sinir, neye catacagini bilememe durumlari. Haliyle bu haldeyken hersey ama hersey gozume batiyordu. Ozellikle de esimin yaptiklari, yapmasinin gerekli oldugunu dusunup yapmadiklari, hersey... Dolayisiyla evde gergin bir ortam hakimdi. Bu donemde en son oglumun dogumunda gelmis olan babannemizin bir haftaligina bize gelmis olmasi pek iyi bir tesaduf degildi ama bence iyi idare ettim. Olabildigim kadar huzuru korumaya calistim. Zaten son iki gunumuz daha var kamufle edebilirim.

Bunlari yazdim ama asil anlatmak istedigim baska. Bu gecenin ortalarinda Nova'nin uyanmasiyla uyandigimda icimdeki o huznun kalktigini, eski nesemin geldigini farkettim. Birden bire ve ustelik yine kocamla atismistik uyumadan once. Gayet yogun bir kirginlik icindeyken ve hatta bu sebeple zor uyumusken, birkac saat sonra gecmis bitmis olmasi (cozume dair bir girisim de olmadi) cok ilginc geldi. Anlam veremedim neydi bu degisiklige sebep. Yildizlar mi, gezegenler mi, hormonlar mi yoksa bilmedigimiz baska gucler mi? Ilk defa bu kadar keskin sekilde farkediyorum bu duyguyu.

Dolayisiyla bu sabah mutlu uyandim, son on gundur kafamda evirip cevirdigim bunlarin hesabini kocama soracagim dedigim maddelerin hepsi ucmus gitmis. Hatta ekstra ilgiler falan. Kendime sastim yeminle, dur bu ne hal diye.

Elbette yine meseleleri konusmadan atlamayacagim ama acaba nedne oldu, nasil oldu, baska neler neler var boyle hayatimizda olan, biz neyiz bu kadar pasif miyiz, yere goge sigdiramadigimiz akil bu kadar mi ustunmus, dusunceler duyguyu etkiler diye dusunurdum, oysa duygum ondan bagimsiz miymis.... seklinde deli sorularla basbasa kaldim.

26 Haziran 2017 Pazartesi

Bayram gibi bayram



Yorgunluktan gözlerim kapanmak üzere ama uyumadan yazmalıyım bugünü. Zira üstüne bir uyku geçirdikten sonra hiç bir olay olduğu gibi kalmıyor. Hollanda'da bütün bayramlarımız yalnız ve buruk geçti bu güne dek. İlk defa gerçekten mutlu bir bayram günümüz oldu burda. Hatta sanıyorum artık herkes tatile gitmeyi tercih ettiği için orada bile böyle coşkulu kutlama azdır.

Buradaki arkadaş grubumuzla bayramları beraber kutlayalım diye bir düşüncemiz vardı ama sadece sözde kalmış eyleme geçirememiştik. İki gün önce ise bir anda toplaşalım mı ne yapsak diye ortaya atıldı fikir. Hemen bir WhatsApp grubu kuruldu, eklenen 22 kişiden 10 kadarı katılabilecekti. Geç bir plan olduğu için zaten herkesin programı belliydi veya son haftaların muhteşem havasına rağmen havanın bozacağı tuttu. Önce bize davet ettim, yok dediler zor olur, kızımın Doğum gününü yaptığımız parkta kutlamaya karar verdik.

Fakat hava mesele, açacak mı yağacak mı ne olacak diye elimizden düşmedi telefonlar. En sonunda gözümüzü karartık, yaz yağmuru Ne olacak dedik, olmadı eve kaçarız diye anlaştık. Herkes ne yapabiliyorsa yaptı veya getirdi. Fakat bayramın bereketi işte soframız doldu taştı.

Sabah erkenden anlaştığımız parka gittik. Web sitesine göre o saatte açılmış olması gerekiyordu ancak kapalıydı (tel çiti var ve kilitleniyor hergün) bir süre bekledik ama açılmayınca ona çok yakın başka bir parka gittik. Burası ayrıca içinde cafe olan bir parktı, ilk başta burayı da düşünmüştüm ama kararsız kalmıştık. Ancak yine burası kısmetmiş ve üstelik Allah bize güzel bir plan hazırlamış ki. Cafenin iç kısmında ayrıca bir doğumgünü olduğu için rezerve haldeydi ancak, öğleden sonra olacsk bir parti için parkın başka bir köşesine çardak kurulmuş, altına masalar yerleştirilmişti. Biz cafe önünde bir masaya oturacakken itiraz ettiler ama o çardağı ücretsiz kullanmamıza izin verdiler (normalde doğumgünü olan kira ödüyor). Hemen yerleştik Harika bir ortam oluşeverdi. Gerçi sonrasında cafe sahibine içimizden gelen bir ücreti bir tabak baklava eşliğinde verdik, çok memnun oldu. Tabi yaptığımız alışveriş de cabası. Normalde hava kapalı olduğu için o gün pek de yoğun değildi. Nasip işte.

Bol sohbet kahkaha, yeme içme derken çocuklar için unutulmaz anlar yaşandı bence. Parkın oyunlarından faydalandılar elbet ama zaten bunu sıradan günlerde de yapıyorlar. Toplu oyunlar oynattık (çatlak patlak, bezirgan başı, körebe gibi), el öptürüp bayram harçlığı, şeker /çikolata verdik, kolonya döktük. Bayram harçlıklarıyla dondurma aldılar. Sonra babalar ve çocuklar futbol maçı yaptılar. Parktaki ücretsiz araba ve bisikletlerle yarış yaptılar, yokuşlardan kaydılar. Baloncuklar yapıp yakaladılar, çikolatalarını, kuru üzümlerini paylaştılar. Bu tarz piknikli park gezileri çok yaptığımız halde bugünün farkını ve önemini anladılar. Hatta bir ara oğluşum boks diyerek yumrukları tokuşturmayı talep eden birinin yumruğunu öptü :) El öpücek zannetti garibim. Üstelik ona hiç öğretmemiştim bugün kendisi görerek öğrendi :))

Velhasıl hepimiz için çok keyifli bir gündü. Şimdi içimde mutlulukla perçinlenmiş bir huzur var. Bundan sonra elimizden geldiğince bunu gelenekselleştirmeye karar verdik. Bugün kendi aramızda konuşurken nerde o eski bayramlar şeklindeki sözlerimizi, belki yıllaaar yıllar sonra onlar da söyler. Nerde o parkta yaptığımız eski bayramlar diye....


Biz bu bayrama çok mutlu başladık, dilerim sizinki de öyle geçer. Herkese iyi bayramlar 💖<3 p="">

10 Haziran 2017 Cumartesi

Hangi Tatil

Hangi Tatil

Henüz dönüş yolunda olduğumuz bir kamp tatili yaptık, detaylarını umarım yazabilirim daha sonra. Çok güzeldi, minicik bir bungalow, ihtiyacın olan herşey var ama yemeğini temizliğini kendin yapıyorsun. O büyük otellerdeki gereksiz lüks yok, israf yok buna rağmen doyasıya keyif var, zamanı nasıl yöneteceğin sana ait (yemek saati havuz saati döngüsü yok) ister topla ister dağıt ( oteldeki ayıp olmasın kaygısı yok). Yüzlerce bungalow çadır ve karavanın olduğu kocaman ancak elbette sınırlı arazide çocuklar özgür, doğa muhteşem, çok sevdik, bundan sonra her sene gitmeyi diledik.

Ben şahsen böyle kendin yap kendin ye anlayışını seviyorum, bana zor da gelmiyor. Zaten yılın tüm diğer ayları dikkatli besleniyoruz, tatilde karpuz ekmek ye ne çıkar diye düşünenlerdenim. Hafif yiyelim hafif yaşayalım... Üstelik israf da etmiyoruz, herşey dahil otellerde gözüme aldanıp tabağıma doldurduğum yemekleri israf olmasın diye mideme tıktığım sonrasında da ters dönmüş kaplumbağa gibi kaldığım çoktur. O yüzden böylesi daha iyi. Tatilde asıl olan kafayı boşaltmaktır, bunda da olmuyor mu, hem de ne güzel oluyor...

Ve dün gece dönüş yolunda mola vermek için bir gecelik gayet lüks bir otelde kaldık. Şıkır şıkır banyolar, gürül gürül sıcak su (kampta küçük ısıtıcı bazen tekliyordu), yumuşacık kaliteli yataklar (evet kamptaki sırtımı ağrıtmıştı), zengin görünümlü dekorasyon... Oh be dedim lüks ne güzel birşey kendime geldim.

Sonra tabi bir daha kendime geldim, ben ne diyorum diye... Daha dün kamptan mest haldeydim noldu? Bir gün öyle bir gün böyle, insanoğlu ne tuhaf?

Evet belki tuhaf belki değil, her birine ihtiyacımız var. Herkesin her birine ihtiyacı farklı dozda olabilir. Uzun süren kamp yaşamı kimini yorar kimini yormaz, lüks otel tatili kimi zaman şart kimi zaman ekstra.

Modern çağın lükslerini yaşamamış olsaydık yine de lüksü arar mıydık? Ortaçağda falan taş yatak üzerinde uyuyanlar kabarık saman yatakları hayal ederler miydi? İnsanoğlu neden daha hep ileriye gitti? Rahat yaşam konfor için mi? Bu durumda ısrarla ormanda veya kamplarda yaşayanlar (yakın zamanda Doppler isimli kitabı bitirdim- normal hayatını bırakıp ormanda ilkel yaşamaya geçen bir adamı anlatıyor) neyin peşinde? Yaptıkları doğamıza aykırı beyhude bir uğraş mı?

Kafamda bu sorular dönerken damağımda kalan, herşey tatmin olduğun ölçüde güzel. Bir gün onu istersen, diğer gün diğerini istemen suç değil. Hepsi bizim için hepsinin yeri ayrı ayrı. Ve hepsinin bize kattığı farklı...



30 Mayıs 2017 Salı

Ne Yerde Ne Gökteyim



Hollanda'da 4, Slovakya'da 3 olmak üzere gurbetçi yaşamımızın 7 yılını geride bıraktık. Belki gün gelir hissim değişir ama bu sürede kendimi iki ülke arasında bir boşlukta yaşıyormuş gibi hissediyorum. Neden mi? Durun anlatayım.

Hollanda'da iki tip göçmen profili var. Biri şimdi 3. neslin burada yetiştiği 50'li yıllarda işçi olarak gelen kesim. Biz kendi aramızda onlara gurbetçiler diyoruz. Diğeri de bizim gibi yakın zamanda gelmiş, Türkiye'de doğup büyümüş buraya okul veya iş için gelmiş kesim, buna da expatlar diyoruz. Bu iki kesim arasında çok fazla iletişim bulunmuyor. Çünkü gurbetçilerin ilk nesli ile müthiş bir zaman/anlayış farkı var, onlardan doğan yeni nesiller ise ayrı bir araştırma konusu olur; zira elli altmış yıl öncenin Türk kültürüyle yetişmiş ama modern Hollanda kültürüyle bezenmiş, değişik ilginç bir nesil bu. Ne bize benziyor, ne Hollandalılara tam bir kültür melezi. Dolayısıyla onlarla da iletişim zayıf oluyor.

Biz de kendi expat grubumuzla takılıyoruz tabi ancak sanki yavaş yavaş onlara dönüşmeye başladık. Zira 50 yıl öncesi olmasa da 5-10 yıl öncesine ait Türk kültüründe takılıp kalmışız gibi geliyor. Oysa hep kınardım gurbetçileri, bir türlü adapte olmamışlar, kendi dünyalarında takılıp kalmışlar, hiç çaba göstermemişler gibi. Üstelik bir gurbetçi olan sürüş hocam da aynı cümleleri sarfediyordu. Fakat şimdi anlıyorum ki bu çok da kolay bir iş değil.

Kendim için konuşacak olursam Türkiye'de olan biten olaylar, diziler, ünlüler, sansasyonel isimler, şehre dair gelişmeler vs gibi mevzular 7 yıldır yok. Şimdi internet hayatımızda olduğu için gurbetçiler kadar yalıtılmış değilim elbet. Daha çok şu kıvama geldi, takip etmediğin sürece yok, takip etmediğin konular yok. Bu yüzden sosyal medyada dönen muhabbetlere veya eve gittiğimde konuşulan mevzulara çok yabancı kalıyorum. Oysa oradayken ilgimi çekmeyen konularda dahi tüm bilgiler farklı kanallardan beynime dolardı. Diğer yandan hala Hollandacam çok zayıf olduğundan buraya dair bilgiler de zorunlu olarak bana gönderilenlerden (okul bültenleri, kapıma gelen mektuplar, uyarı afişleri vs) öteye geçemiyor. Bu ülkede neler oluyor, neler dönüyor haberim yok. Böyle olmasını istemesem de henüz ekstralar için zamanım yok.

Şimdi 50-60 yıl öncesini düşününce durumun vehametini daha iyi anlayabiliyorum. Belki ayda bir zor edilen telefonlar, 2-3 senede bir zor gidilen memleket ziyaretleri... Gerçekten iki kanalınnda tıkandığı, ülkeler arası bir boşlukta, kendi kurduğun küçük dünyanda yaşamak zorunda kalıyorsun.

İşte benim kurduğum dünya da böyle. Hollanda ayağında, çocuklarım, kocam, evim ve çiçeklerimden oluşan, birkaç arkadaş aile ile renklenen bir dünya. Diğer tarafta ise ailem, yakınlarım, arkadaşlarından oluşan, takip ettiğim sosyal medya ve bloglarla sınırlanmış, okuduğum gazete ve köşe yazılarının ötesindeki bilgi kanallarını kapattığım bir dünya. Bu durumdan memnun olmadığımı söyleyemem çünkü gerçekten beni huzursuz edecek şeyler çıkmış oluyor bu halkanın içinden. Hoş, belki orada yaşasaydım da akıl sağlığı için benzer bir halka oluşturacaktım kendime bilemiyorum tabi.

İşte böyle, ne yerde ne gökteyim, bir garip seferdeyim. İki ülke arası paralel bir evrendeyim :)

28 Mayıs 2017 Pazar

Bir Günlük Tatil



Sanırım son on gündür falan Hollanda'da hava mevsim normallerinin üzerinde seyrediyor, Türkiye'den bile sıcak. Hatta dün okyanusta yüzdüm o derece. 

Biz de bu sıcak havayı kaçırmıyoruz tabi. Her gün okuldan sonra parklara (genelde içinde su bulunan) göl kenarlarına, pikniklere gittik ve görünüyor ki önümüzdeki hafta da böyle olacağı için gitmeye devam edeceğiz. Dün ise Amsterdam'a 1-1,5 saat uzaklıktaki bir kasabaya gittik. Bu kasaba Hollanda'nın Antalya'sı olarak bilinen bölgede yer alıyor. Biraz daha  güneyde olmasının yanısıra, okyanusun o hırçın dalgalarını kesen, onu sanki bir iç denize dönüştüren bir koyu var. Kasabanın adı Hallevoetsluis.

 

 

 
Bundan üç yıl önce bir ağustos ayında, o yıl eylül sonunda yapacağımız yaz tatilini beklemekten bitap düşmüş, bari küçük bir tatil yapalım diye bir haftasonu için gelmiştik buraya. Tabi ki yüzme beklentimiz yoktu. Fakat o zaman da yüzmüş ve kasabayı çok beğenmiştim. Tam bir sahil kasabası. Hani İstanbul'un karmaşasından çıkıp Ağva'ya veya Kumburgaz'a geçince bir his dolar içinize. Hala İstanbul'dasınuzdır ama birşeyler değişiktir. Denizin kokusu mu, balkonların bahçelerin yeşili mi buna sebep bilmem. Ben her ne zaman böyle bir sahil kasabasına gitsem aynı hisle dolarım.

İşte dün de öyle oldu, oysa yaşadığımız yerde de bol su (göl, kanal) ve bol yeşil var. Bahçeler yazlıkçı evleri gibi ama işte şıpıdık terlikler, güneş kremi kokusu yok.  Yazlık elbiselerini giymiş insanların lakaytlığı yok belki ondan. 

Ah nasıl iyi geldi anlatamam. Öğle saatlerinde vardıktan akşama kadar kumsalda oturduk. Hava 31 derece olmasına rağmen rüzgar bunaltmıyordu. Arada denizde ıslanıp serinliyorduk tabi. Kumlardan sakındığımız atıştırmalıkları yemek, sıcaktan kaynamış suları içmek, arabalı satıcıdan alınmış dondurma yemek... Yaza dair özlediğimiz ne varsa yapabildik.

Akşam yola çıkmadan önce bir restoranda yemek yedik. Önceden geldiğimizde yine orada yemiştik bir Akdeniz-Yunan restoranı: Limani http://tolimani.nl/ Zengin mezeler, soslar herşey çok lezizdi. Hollanda restoranlarına göre geniş bir menü seçeneği vardı. Salatalar, yemek yanındaki aperatifler. Aslında çoğu bizim Akdeniz mutfağımızdaki yemekler ama gel gör ki burada türk restoranı deyince hep aynı yemekler, kebap döner birkaç dolma salata o kadar. Oysa Yunanlılar ne güzel sunuyor mutfağını dedik yerken. 


Tabi açık havada marinaya karşı oturup yemenin keyfi de başkaydı.

 

Yemekten sonra eve döndüğümüzde, aynen bir Ege kasabasına gidip tatil yapıp dönmüş gibi bir his vardı. Bu sadece bana olmadı, birlikte günü geçirdiğimiz ve buraya ilk defa gelen arkadaşıma da oldu. Ve işte o his bana günlerce yetecek biliyorum. Bu gittiğimiz yerin yakınlarında birkaç tane daha benzer yerleşim var. Bundan sonraki sıcak havalarda onları da keşfedelim diyoruz şimdi. Hergün tatil olsun insanı değilim ama böyle tatiller de çok iyi geliyor doğrusu ☺️

25 Mayıs 2017 Perşembe

Mükemmellik Değil Takıntı



Yakın zamanda bir Türk arkadaş edindim. Geçtiğimiz kış bizim mahalleye taşınmışlar (başka bir arkadaştan duymuştum) ve oğlum oyun okuluna başladığında bir de baktım ki bir Türk daha var sınıfta. Evet o ailenin çocuğuymuş. 

İşte şubat ayında oğlum okula başladığından beri okul çıkışlarında görüşüyor, parklarda oynuyor ve sohbet ediyorduk fakat o kadar yakın oturmamıza rağmen bir türlü gidiş geliş yapamadık. Geçen hafta ilk teşebbüsümüz onların doktor randevusunun öngörülenden uzun sürmesiyle iptal olmuş, bugün okul çıkışı hadi gelin bize demesiyle bir anda planlanmıştı. Tabi önce eve gidip çocukların üst başını değiştireyim, biraz karınlarını doyurayım bir saate geliriz dedim anlaştık.

Onun da iki çocuğu var, biri Nova'dan az büyük, diğeri az küçük :)) Araları çok yakın 1,5 yaş. İki çocukla sakın hiç birşey uğraşma ben bir kahve içerim çocuklara da meyve falan veririz yeter dedim.

Gidince bir de ne göreyim kek, poğaça, börek çeşit çeşit yiyecek çıkarmış, çocukları da unutmamış. Üstelik bunları bu kadar kısa sürede yapmış, bravo. 

Hoşuma gitti ama hoşuma giden bunları yapmasından çok yapabilme becerisiydi. Yapmasa da olumsuz düşünmezdim ama nasıl anlatsam, benim gibi biri bulduğum için sevindim. Benim de elim çabuktur, kısa zamanda birşeyler hazırlayıveririm, pratik çözümler bulurum ama bunların ötesinde ve bence en önemlisi üşenmem. O da öyleydi iki ufak çocuğa rağmen (yada onların sebebiyle mi demeliyim) üşenmek nedir bilmeyen biri.

Sabah erken kalkıp ekstra birşeyler hazırlamak, aniden bir yere gideceksem on dakikada hazırlanmak, hadi şunu yapalım deyince hemen başlamak böyle çabucak girişen ve olduran biriyim. Bu huyumu seviyorum. Üstelik bir günde o kadar çok şey yaptığım halde kendime zaman ayırmak veya kitap okumak, hergün olmasa da dizi izlemek, kendim için birşey yapmak vazgeçilmezim. Onlara da mutlaka zamanım oluyor, nasıl oluyor da oluyor bilmiyorum ama oluyor. Çoğu zaman ablam hayret ediyor :))

Ben hareket berekettir lafına çok inanırım, durup düşünmektense harekete geçmeyi tercih ederim. Mesela çok aşamalı bir iş olsun, önce tüm ayrıntılarını tek tek düşünüp uzun planlar yapan biri değilim, ilk aşamayı düşünür başlarsam devamı gelir diye inanırım. Zira ikinci aşama ilk aşamayı yaparken kendiliğinden şekilleniverir... gibi.

Eşim bazen az zamana çok iş sıkıştırmama kızar, bu kadar mükemmel olmak zorunda değil yorma kendini der. Ben de derim ki bunları mükemmel görünmek için yapmıyorum, senin için başkası için hele hiç yapmıyorum. Hepsini kendim için yapıyorum, bu mükemmellik değil takıntı :) Evimi derli toplu tutmak benim ruhumun ferahlığı için önemli, veya çeşit çeşit yemekler pişirmek kendi kendime yaptığım challange'lar. Mesela birkaç kere çok dağınık evimi öncesi/sonrası yaptım insta story'de. Bir saatte toplayacağım dedim topladım ve bu süreçten haz aldım. Bu tip şeyler hayatıma renk katmak için yaptığım minik oyunlar. Evet tüm bu işleri oflaya puflaya da yapabilirim veya tembelliğe yatıp dağ gibi biriktirebilirim, sonra da hiç bir işe yetişemiyorum diye depresyona da girebilirim. Evet böyle yaptığım zamanlar da olmuştu ama asla şimdiki kadar zevkli değildi o zaman hayat. 

Pek tabi ki bu takıntımın sınırlarını farketmeye çalışıyorum. Günlük planlayıp yapamadığım işleri dertlenmiyorum. Aman zaten çabucak yapıyorum yarın 15 dakikada yaparım deyip geçiyorum. Gerçekten zaman bulamadığımda toplanmamış yataktan veya kirli camlardan rahatsız olmuyorum. Fırsat yaratıp yapmaya çalışırım o ayrı ama olmuyorsa da olmaz, yani takıntılarımın negatif etkisini kapatmaya çalışıyorum.

Olduğu kadar, olmadığı kader sen yeter ki hayatına renk ver :))




19 Mayıs 2017 Cuma

Günün Özeti-19 mayıs 2017 cuma


 
Her günümüz bu kadar yoğun değil ama bugün gerçekten çılgın bir gündü. Üstelik daha bitmedi. Biraz önce eşim geldi çocukların akşam yemeği işini ona devrettim (normalde hep beraber yeriz ama ayakta duramıyorum uzanmam lazım) ben odama kaçtım. Biraz soluklanıp gideceğim. Bu saatten sonra yemek ve uyutma faslı oluyor tabi ki ancak en azından onlarda eşimin desteği oluyor. 

Sabah, gece uykum kaçtığı için 7 yerine 7,30 kadar uyudum ve uyanınca hızlı bir duş alıp 7.45 de çocukların yanına gittim. Kahvaltıya oturmuşlardı. Hemen Helo'nun beslenmesini hazırlayıp kendim de birşeyler yedim ve 8 de okul için hazırlanmaya başladık. Kıyafet ve saç faslı 15 dakika sürüyor ama bu sabah oğlumun da gelmek istemesiyle (normalde onu almayıp bir koşu bırakıp geliyorum) onu hazırlayıp çıkmak 8.20 yi buldu. 8.28 de çalan zili okulun bahçesinde karşıladık ve aceleyle içeri gönderdim. Kapıda öğrendim ki kızımın haftaya salı olacak olan okul gösterisinin bir provası bugün herkese açık halde saat 10.30 da olacakmış. Tabi ki gitmeliydim. 

Okuldan çıkınca oğlum ne yöne yürüyeceğine karar verir ve bu sabahki rotası, son dönemdeki takıntısı tavuskuşuna bakmak için çiftlik oldu . Çiftlik 9.30 da açılıyor, tabi ki açık değildi ama civarında dolanıp tavuskuşunu aradık. Bulamadık. Ağır ağır eve döndüğümüzde saat 9 u biraz geçiyordu. Eve dönerken yüzme havuzunun yanından geçiyoruz ve bugün yüzmeye gitmek ister misin diye sordum oğluma (tamam ben kaşındım biliyorum fakat onun yaşındayken ablası o kadar çok aktiviteye gitmişti ki bu konuda biraz vicdan azabım var, bu yüzden fırsatları kaçırmamaya çalışıyorum). İsterim dedi. Birkaç kez gitmiştik daha önce, sonra da uzun bir ara vermiştik. Her hafta soruyordum istemiyordu hiç. En son geçen hafta ablasının dersinde o da havuza atlamak isteyince yeniden başlamalı dedim. Bebek ve toddler saati saat 9-10.30 arası. Hemen gerekli malzemeleri çantaya attım ve 9.20 gibi havuza vardık. Nova bugün çok cesurdu gerçekten, kendi kendine suda durmayı denedi ve başardı. Defalarca yaptı. Ağzını kapatıp suyun içine sokmayı öğrendi. Artık dudakları morardığında hala çıkmak istememesine rağmen zorla çıkardım, hızlıca giyinip hemen gösteriye gittik. (Bunların hepsi yanyana, bir kare otopark alanının bir tarafında Helonun okul, bir tarafında çiftlik bir tarafında yüzme havuzu diğer tarafında Novanın okulunun ve gösteri yapılacak yerin olduğu bina var). Neyse ki bizimkilere sıra gelmemiş, fakat kalabalıktan kıza kendimi gösteremiyorum. Geldiğimi bilmeli, herkesin anneesi oradayken benimki yok diye üzülmesin. En son artık sahnenin yan tarafına geçip epeyce yaklaşıp gözüne girmeye çalışıyordum ki kızım öğretmeniyle bana yürüdü, çişi gelmiş :) Koşa koşa wc ye gittik, o sırada oğlum da sallanıyor biliyorum çişi geldi ancak inadı tuttu ısrarla yapmak istemedi. Tam kızı bıraktım gösteri başlamak üzere oğlum kucağımda başladı işemeye. Haydi koş yine tuvalete. Neyse ki fazla kaçırmadan yakaladık. Kalabalığı defalarca yardığım için belki küfür yedim ama napıyım. Geldiğimde bizimkiler sahnedeydi, neyse ki müzik başlamamıştı. Oh yetiştim.

Gösteriden sonra bir on dakika kadar durup çıktık. Bu sefer sabah göremediğimiz tavuskuşuna bakmaya yine. Baktık ki çiftliğin çitinden atlayıp dışarı çıkmış (arada geziyor öyle serbest bir kuş bizimki) biraz onu izledik ve yine ağır ağır zorla eve geldik. Oğlum bu sabah erken kalktığı (6 dan beri uyanıktı) ve yüzmede yorulduğu için uykusu gelmişti. 10-15 dak kadar evde oyalandıktan sonra 11.45 gibi uyudu (normalde 13 civarı uyur). Hemen makinaya çamaşır attım, ortalığı topladım. Bir çorba ve yemek koydum, bir yemeğin de malzemelerini hazırladım. Yemekler pişerken dağınık oyuncakları topladım, mutfağı masayı falan sildim. Yerdeki kırıntıları süpürdüm. Birka arkadaşımla WhatsApp dan yazıştım ve 1 saat sonra oğlum pıtır pıtır yanıma geldi. Yorgun diye belki iki saat uyur hayallerim suya düştü. O biraz arabalarıyla oynarken çorbayı blenderdan geçirdim yağını tuzunu ekledim ve beraber bir kase çorba içtik. Saat 2 olmuş ve Helo'yu okuldan almak için evden çıkma vaktimiz gelmişti. 14.15 de çıkış zili çalıyor ama sınıflar sırayla çıktığından 5-10 dakka gecikebiliyor çıkışları. Çıkınca yine okulun bahçesinden ayrılamadılar. Saat 15 te yine zorla eve girebildik.

Bir sonraki dışarı çıkış için yarım saatimiz kalmış. Kızımın üstünü çıkardım, çorbasını verdim ve o bu arada biraz dinlenme videosu seyretti. Ben de önceden hazırladığım yarım yemeği pişmeye bıraktım (allahtan saati ayarlanan ocağım var, kurup bırakıyorum) kurumuş çamaşırları katladım, bu sefer de onun yüzme dersi için çantasını hazırladım ve 3.45 deki ders için 3.35 de evden çıkabildik. Koşa koşa gittik başlamasına 2 dakka kala yetişmiştik ama mayosunu unutmuşum. Normalde çantasına hep fazla mayo koyarım var sanıyordum yokmuş. Bir posta ağladı, öğretmene sordum atlet kilotla yüzmesine izin vermedi. Unutulmuş eşyalardan oluşan bir ihtiyaç dolabı varmış ordan bul giydir dedi. Bir koşu gittim aradım tarafım neyse uygun birşey buldum. Eve de giderim ama çocukla git gel en az 15 dak ve ders zaten 45 dakika geriye ne kalacak. 

Neyse kızı postaladıktan sonra yüzme havuzunun cafesine oturduk (ilk defa oturuyorum) ve bir cappucino içtim nihayet. Oğlum da biraz oturdu sağolsun, arabalarıyla falan oynadı masada. Fakat yarım saat çabucak bitti (45 dakikanın bir kısmı mayo arama bir kısmı kahve sipariş ver bekle ile zaten geçmişti). Hemen havuzun kenarına gittik, kızım çıktı duş aldı, giydirdim ve eve gideceğiz ancak her zamanki gibi cafeden birşey alalım sızlanması başladı. Bu sefer açlar diye patates kızartması ve içecek aldım. Birazcık oturup yediler sonra cafenin bahçesine kaçtılar. (Bir sınıf arkadaşı da bahçedeydi) Bahçe de çok büyük ve göl kenarında. Oturduğum yerden gözümle göremiyorum diye mecburen peşlerine gittim. Bunlar bir oyuna başladılar hadi kızım hadi oğlum yok gelmiyorlar. 5.30 da artık oğlanın kakası gelmiş olduğu için (normalde yüzme dersi 4.30 da bitiyor) ben gidiyorum istersen kal diye blöf yaparak eve geldik. Ayağımda bir tırnağım çatlayıp derinden kopmuştu orası acımaya başladı. Eve gelince baktım şişmiş. Hemen oturmak isterdim ama ne mümkün, bahçedeki çalılıkta onlarca buluna tırtıllardan bir kavanoza koyup okula götürme sözü vermiştim önceden. Tutturdu toplayalım diye. Bir kavanoza birkaç tane topladık, eve girdik, oğlum kaka yaptı, biraz fazla batırdı, onu temizledim, kızın üstünü değiştirdim ve tam oturdum ki kapıdan kocam girdi (saat 17.45). Görünce sanki hep oturuyormuşum gibi oldu. He he ne demezsin. Öyle çok oturdum ki kalçam uyuştu  😂 

 
Neyse o da biliyor tabi ne kadar yorulduğumu, dedim üstünü değiştirir değiştirmez gel ben yatacağım. Evet o evden 9 da çıktı geldi rahat ev kıyafetini giydi. Ben 8 de giydiğim kıyafeti (tamam iş kıyafeti değil benimki ama normal ev kıyafeti de değil) an itibariyle hala çıkarmış değilim😣 

Ve şuan karnım acıktı fakat bu günü yazmayı tercih ettim. Çok yoğundu çok yorucuydu ama böyle çok yoğun günlerde bana bir yaşam enerjisi geliyor, keyfim yerinde hatta. Hayret bişey 😀

Daldan Dala Düşünceler





Ergenlikte fazla sivilce problemi yaşamadım, görenlerin beğendiği ama bence çok kuru olan bir cildim var. Fakat her defasında hayrete düştüğüm bir durum var ki, her ay adet döneminden bir iki gün önce tek bir tane minicik (çoğunlukla farkedilmeyen) bir sivilcem oluyor. Heh diyorum mektup geldi hazır ol Gece. Bundan başka (eskiden böye miydi hatırlamıyorum) son 6-7 aydır tam adet döneminden bir gün önce tüm gün boyunca sinirlerim feci gergin oluyor. Her zamanki tahammüllü anne gidiyor yerine çocuklara her fırsatta kızan anne geliyor. Halbuki biliyorum ertesi gün olacak şeyin habercisi bu fakat kontrol edebilmem çok zor. O gün kendimi çocuklardan uzak tutuyorum resmen, her an burnumdan dumanlar ağzımdan ateşler çıkabilir çünkü. Sonra bir daha hayret ediyorum. Vay be şu hormon denen moleküllerin yaptığı işe bak. Dağ gibi iradeyi yerle bir ediyor (evet iradem fena değil bence) ve kendimi tanıyhamaz hale getiriyor pes. Yine de bu habercilerin varlığından şikayet edemem. Duyduğum diğer pm hikayelerine göre benimki devede kulak :)

Bir de bazen şuna hayret ederim. Bir sabah uyanırsınız, genelde boyunda veya yanakta, bazen kolda ensede falan şöyle 2-3cm uzunluğunda bembeyaz ince bir kıl çıkıvermiştir. Bildiniz mi? Bir gün önce yoktur, nasıl bir gecede bu kadar uzamıştır. Üstelik neden beyazdır (yaş genç olsa dahi). Eline gelince birden bire utanır şaşırırsın. Pıt diye çeker koparırsın, pek acımaz ama tuhaftır. Neden olmuştur? Bir hastalık belirtisi mi yoksa stresin vücuttan atılış şekli mi. Hani stres olunca uçuk çıkar ya, bu da stres kılı mı?

Bazen böyle aklıma cevabı bilinmeyen sorular takılıyor. Mesela şimdi de geldi bir tane. "İnsanlar enginarın yenen birşey olduğunu nasıl anlamışlar acaba?" gibi. Dışardan bakınca gayet dikenli sert birşey, içinde yenen kısmın olduğunu anlamak kolay değil. Yoksa bir nesil her önüne geleni yiyordu da, sağ kalanlar mı bu bilgiyi aktardı. Evet enginar yenir devedikeni yenmez diye...

Yemekle ilgili kafama takılanlar pek bitmez aslında. Hollandaca yemek dergisinde salatalık çorbası tarifi vardı. Bildiğimiz salatalık. Hatta ızgara falan da yapıyorlar. İlk tepkim ıyyy olsa da olay tamamen alışkanlık sanırım. Salatalık pişirerek mi yenir pişirmeyerek mi? Bu gelenek nasıl oluşmuş acaba?

En iyisi ben hayret ediyorum etiketi açayım da aklıma geldikçe yazayım sorularımı. Benim gibi merak eden, edip de çözüme ulaşan vardır belki?

14 Mayıs 2017 Pazar

Damlatmadan Kolay Badana

Geçtiğimiz yıldan beri evin salonunu ve antre gibi bölümleri badana yapmak istiyordum. Hatta bunun için geçen yaz Facebook'ta bir paylaşımdan itibaren görüp aklıma yazdığım badana setini bile almıştım Türkiye'de iken. O zaman hepsi burada sitesinde gayet uygun fiyata bulmuştum. Bu yazıyı yazmak için baktım artık satılmıyormuş. Ama Amazon'da 10 dolar gibi fiyatta satılıyor.

Bugün nihayet niyetimi gerçekleştirdik ve salonun yarısını iki saat gibi bir süreyle boyadık (çocuk faktörünü de ekleyiniz), diğer yarısı bir sonraki teşebbüse kaldı ancak çocuksuz evlerde birkaç saatte tüm odanın duvarlar neredeyse hiç damlama olmadan çabucak bitebilir.

Bu zamana kadar her türlü boya (tavan, duvar, pencere) yapmış biri olarak öyle pratik buldum ki yazmadan edemedim. Doğrusu çok da hoşuma gitti her yeri boyamak istiyorum. 

Benim aldığımın ismi point n paint ama benzer özellikte paint pad gibi başka markalar da var. Zemini sünger olan bir aparat bu. Sanki duvarları siliyormuş gibi (ama bastırıp yorulma yok tabi) gezdiriyorsunuz aparatı. Fırça izi, dalgalı boya görüntüsü gibi sorunlar olmuyor. Üstelik boya hiç ziyan olmadığı için çok ekonomik. 

Eğer badana yapmayı düşünüyorsanız  bu ürüne bakın derim. YouTube da ismini arayınca çıkan videolardan nasıl çalıştığını anlamak mümkün.

Ben tavanı boyamadım ama tavan eğer pütürlüyse biraz zorlayabilir gibime geliyor. Fakat duvarlar pütürlüyse sorun değil (çünkü benim duvarlarım da çok pütürlü boyanabilir duvar kağıdı) çok zorlanmadım. Tek dezavantajı sünger pedler bir boyamada yıpranıyor veya yapışkanı çıkıp zeminden ayrılabiliyor ama yedek pedler satılıyormuş. Bir de hangi badana fırçası tek kullanımlık değil ki?

Görseli şöyle
 

Tanıtım filmi de burada https://youtu.be/sg7sa_ML434

Ben gerçekten memnun kaldım. Aklınızda olsun.



Sonradan ilave, gitti gidiyorsa satılıyormuş, bu adreste http://urun.gittigidiyor.com/ev-bahce/point-and-paint-duvar-boyama-seti-281050704

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Blog Yazmayı Özledim

Yoğunluğum hiç bitmiyor ama asıl sorun, kendimi belli konular için sınırlamam. Bazen yazmayı düşündüklerim bir paragraftan öteye gitmiyor, yazmaya değmez diyorum. Bazılarının ise fotoğraflarla bol bol desteklenmesi gerekiyor, fotoğrafları düzenlemeye üşeniyorum. Sonuç; hiç yazamamak. Şöyle çalakalem hayatımızda neler oluyor notlar almak istiyorum bugün.

20-30 Nisan tarihleri arasında İstanbul'a gidip döndük. En son geçen yaz gittiğimiz için çok özlemiştik. Referandumdan çok önce biletleri aldığımız içim doğrusu biraz gergindik ama neyse ki birşey olmadı. Yetmedi tabi on gün ama çok güzel geçti. Çocuklar eğlendiler, tabi bizimkilerin ne kadar büyüdüklerine şaşırdılar. Özellikle Nova'cım bebeklikten çocukluğa terfi ettiği için çok değişmiş oldu. Artık bıcır gıcır konuşuyor ne de olsa. İstanbul bize iyi geldi, ileriki günler için hayaller umutlar... Helo'cum ayrılmak istemedi ve sessiz gözyaşları döktü. Her zaman hassas bir çocuktu ama bu dönem empati duygusunun biraz daha geliştiğini gözlemliyoruz. Filmlerde ağlıyor, birşeyler düşünüp ağlıyor, okuldan bir arkadaşı ayrılacağı için ağlıyor. Eşimle bu kadar hassas olması iyi mi kötü mü diye tartıştığımızda, bunun da öğreneceği bir süreç olduğuna karar verdik. Ve bizce duyarlı olması her ne kadar kendini yıpratsa da duyarsız olmasından daha iyi.

Oğlana gelince o yaşadı doydu ve olayı bitirdi. Tamam dönelim dedi. Burayı da özlemiş. Bazen onların buralı olduğunu düşünmek tuhafıma gidiyor. Ben orda doğdum büyüdüm okudum yaşadım 30 yaşıma kadar. Hayatımın yüzde sekseni falan orada geçti. Ama onların hayatının neredeyse yüzde yüzü Hollanda'da. Tabi ki onlar da burayı isteyecek, benim kalbimin Türkiye'de olması gibi. 

Evde günlerimiz çok yoğun geçiyor. Gerçekten günün özeti yazılarını yazsam anlarsınız. Ablamın deyişiyle maraton. Gerçekten bu maraton bana yaşam enerjisi veriyor. Bir de mesela Türkiye'deki tanıdıklarımla şöyle bir fark var buradaki yaşamımızda. Burda hayat programlı. Önümüzdeki iki hafta falan (bazen bir ay bile oluyor) neler yapacağımız belli oluyor genelde. Orda öyle değil. Sabah uyanıyorlar bugün onu mu yapsak bunu mu yapsak diye kararsızlığın ardından üşenilmezse dışarı çıkılıyor. Bizdeki bu programlanmış hayat elbette ki yüzde yüz kontrolümüzde değil, yani topluluk içinde öyle süregeldiği için biz de ona uymak zorunda kalıyoruz. Tabi kendim de programlar yapıyorum ama ne diyim böyle yaşamaya gerçekten alıştık. Üstelik çocuklar da fena alıştı, ufaklık hele hergün bugün nereye gideceğiz diye soruyor :) 

Çocukların aylık yazıları kaç ay oldu ertelendi yazamadım ama hayatımızdaki değişiklikleri ufak ufak not edeyim. Helo'cum geçtiğimiz sonbaharda başladığı yüzme ve ritmik jimnastiğe devam ediyor, yılbaşında biten müzik okulundan sonra özel piyano dersleri almaya başladı. Çok hevesli ve ilgili şimdilik piyanoda iyi gidiyor. Hatta geçen gün evde amuda kalkmış şekilde dururken bir eliyle de piyano çalıyordu, gülmekten öldük. Jimnastikçi piyanist böyle olur dedik :))

Oğluşumun hayatı ablasının kadar yoğun değil ama iki sabah oyun okuluna gitmeye başladı ve nihayet artık ağlamadan severek gidiyor. Haftasonu da bir sabah müzik okuluna gidiyorlardı babasıyla ancak tek dersi kaldı, bitince yeni birşeyler bulmamız gerekecek. Aslında bir jimnastik dersine ihtiyacı var çünkü enerjisini atması gerek. Bazen gittiğimiz kapalı eğlence mekanlarında (buralarda hep bedensel hareketler yapılıyor, tırmanma kayma vs) kendi yaş grubunun bölümünde değil ablasının bölümünde takılıyor. Geçen gün ablasının jimnastik dersini beklerken hemen öncesinde aynı salonda yetişkin adamların oynadığı futbolu büyük bir ilgiyle izledi, gerçekten şaşırdım. Bunun dışında öyle bıcır bıcır konuşuyor ki tüm zamanları doğru kullanıyor, şartlı edatlı cümleler kuruyor, üstelik gönül alma şaka yapma, kekleme gibi cümleleri de gayet iyi kullanıyor. Hızı müthiş. Uzun zamandır tuvalet olayını da çözmüştü, istanbuldayken (tamamen kendi isteğiyle) bezi bıraktı. Geceleri bağlıyoruz ama kimi zaman yapmıyor, kimi zaman çişim geldi diye uyanıyor, kimi zaman da çok süt içiyor ve yapıyor. Onu da zamanı gelince yaparız. Herşeyi kendi yapmak istediği için (tuvaletini yapma pantolonunu indirme kaldırma) salonun ortasındaki lazımlık pek hoş görünmese de şimdilik en iyisi bu. Tuvaleti geldiğinde bana bile söylemez gider yapar ve kalkar. Doğrusu gerçekten hiç ama hiç uğraşmadım bu konuda, herşeyi kendi yaptı canım oğlum.

Bana gelirsek hayatım çocuklardan arta kalan zamanda baharın tadını çıkarmakla geçiyor. Bol bol çiçek fotosu çekiyorum. Doğayı inceliyorum, çocuklarla doğada vakit geçiriyorum. Güzel yemekler pişirmek evimi düzenlemek istiyorum. Bir de bu ara daha çok dizi izledim, geçen ay This is Us izlemiştim, Big Little Lies da bitirdim, şimdi yeni arayışlardayım. Bir de dün ehliyet teori sınavını geçtim çok sevinçliyim.



25 Nisan 2017 Salı

Hollanda'da Lale Tarlaları




Hollanda'ya ilk kez giden herkes gibi biz de geldiğimiz yılın ilk lale mevsiminde Keukenhof'a gitmiştik. Elbette muhteşem bir yer herkes görmeli ancak diğer yıllarda zaten bir kere gitmiş olduğumuz için pek de ucuz olmayan giriş ücretini vermek istemedik. Onun yerine geldiğimizden beri hep istediğim ama yanından hızlıca geçmekten öte göremediğim uçsuz bucaksız Lale tarlalarına gitmekti hedefim. Bu yıl eşimden doğumgünü hediyesi olarak bunu istedim, beni Lale tarlasına götür yeter 😀

Gittiğimizde henüz laleler açmamıştı ama sümbül ve Nergis tarlaları için tam zamanıydı (Nisanın ilk haftası), daha sonra 22 Nisan'dan sonraki bir hafta için tarlalarda Lale festivali olduğunu öğrendik. Demek ki şuan açmış olmalılar ve sümbül tarlalarını gördükten (ve kokusunda sarhoş olduktan) sonra mutlaka yeniden geleceğiz diye karar verdik.

Gittiğimiz bölge bizim evimize yarım saat uzaklıktaki Keukenhof'un civarındaki tarlalar bölgesi. Bu tarlalar Lisse (bizim gittiğimiz), Hillegom ve Noordwijkerhout bölgelerine yayılmış. Bunlardan başka Hollanda'nın kuzeyinde de lale tarlaları bölgesi var. Bunlar ve diğer çiçek tarlaları/festivalleri hakkında kesin bilgileri bu Web sitesinde bulabilirsiniz. 

 
Bir çok Türk gibi Hollanda'nın lalelerinin meşhur olmasına kızıyordum. Gelmişler bizim lalelerimizi almışlar, dünyaya bizim diyorlar. Oysa Lale'nin kökeni Anadolu'dur, Osmanlı zamanında Avrupa'ya gitmiştir. Üstelik adını bile doğru almamışlar, bir adam bir köylü kadının başörtüsündeki lale oyalarının ne olduğunu sormuş, o da anlamamış tülbent demiş, adamcağız da dilinin döndüğünce laleye tulip adını vermiş peh...

 

Fakat Keukenhof'daki müzeyi görünce fikrim değişmiş ve yaşadığım yıllar boyunca da adamlara şapka çıkarır hale gelmiştim. Lale Hollanda'nın olmayı hakediyor, bu kadar ilgi olur, bu kadar ileri görüşlülük bu kadar çalışkanlık olur pes!



Bir kere kökenini inkar etmiyorlar, müzede Osmanlılar'dan alındığı yazıyor, ayrıca neler yaptıkları da. Lale aslında dağların çiçeğiymiş Anadolu'da. Soğuğu sever dağlarda açarmış. Akıllı insanın hali başka tabi. İklimi dolayısıyla tarımın pek mümkün olmadığı memleketi tarım devi haline getirmişler. Bu iklimde ne yetişir, lale. Hem de nasıl güzel yetişir. Yetmemiş yüzlerce yeni tür yaratmışlar, festivaller düzenlemiş, tüm dünyaya lale soğanı ihraç eder hale gelmişler. Bu gri ülkeyi lalelerle renklendirmişler. 

 

Ülkemizde de son 15 yıldır falan bolca ekiliyor laleler, özellikle İstambul'da cadde süslemelerini, Gülhane parkını ve Emirgan korusunu defalarca gezdim. Üstelik şuan da Lale mevsiminde istanbulda'yım fakat itiraf etmeliyim ki Hollanda laleleri daha güzel. 

Bir kere İstanbul sıcağında, ekzosunda dumanında çok kısa ömürleri, 15 gün zor dayanır toprağında olduğu halde fakat Hollanda'da daha uzundur bu süre. Tabi İstsnbul'da Hollanda'daki kadar yoğun değil çevre süslemelerinde kullanılan lale, genelde papatya ve diğer çiçeklerle destekliyorlar. Tabi bu girişimden de memnunum ama ne yazık ki Hollanda laleleri, daha canlı, daha parlak görünüyorlar. 

 

Eğer Lale mevsiminde Hollanda'ya gelirseniz mutlaka tarlaları da gezin. Dümdüz bir ülke olduğu için ufka kadar uzanan yüzlerce tarlanın rengarenk çiçekler açtığını hayal edin. Öyle bir manzara ki akıllara durgunluk veriyor. Üstelik hiç ücret ödemeden gezebiliyorsunuz tarlaların arasında. Bazı bölgelerde bisiklet kiralayıp onunla da gezmek mümkün. Fakat koparmak yasak. Bazı tarlalar, yanıbaşına hazırlanmış buketler ve kumbara koymuştur. Oraya çiçekçilerdeki Buket fiyatlarına göre oldukça az bir para atıp Lale alabilirsiniz.

Lale fotoları eşliğinde başka bir yazıyla yeniden görüşmek üzere. 

Google görsellerde tulip fields Holland  yazıp bir de oradan seyreyleyin.

23 Nisan 2017 Pazar