30 Aralık 2010 Perşembe

Sıcak Sıcak Kar Resimleri ve Hala Kapımı Çalmamış Yeniyıl Neşesi

17:47:00 19 Comments

Yeni yıla yaklaşırken insan ister istemez muhasebe defterini açıyor, başlıyor düşünmeye. Ne yaptım ne yapacağım, ne oldu ne olsaydı hesabına. Ben de sabahtan beri biraz üzgün ve süzgünüm bu yüzden. Bu yılın ikinci yarısını hayatımdan çıkarmış olmayı dilerdim. Hatırlamak istemiyorum ama Ce'nin gidişinin ardından 5 ay kadar ayrı kalışımız, bu sürede olan iş ve tez sıkıntılarım hiç olmadığı kadar gözyaşı döktürttü bana. Çevremdeki bazı kişilere hala kırgın ve kızgınım, çoğunlukla hatırıma gelmese de mevzu bahis olduğunda o zamanlar yaşadığım tüm hislerim kalbime hücum ediyor. Demek ki daha sindirememişim. Eşim diyor ki içinden bunu attığın zaman daha rahat olacaksın, onları affetmen onlar için bir kazanç değil senin için bir kazanç olacak, üzerinden bir yük kalkacak. İşte affetmek aslında bu açıdan önemli, muhatapla hiç mi hiç alakası yok insanın kendisiyle alakalı.


İstanbul'da evimize uzun bir aradan sonra Ce ile ilk gittiğimizde aklıma gelenler orda yaşadığımız 4 tatlı seneden günler değildi. Onsuz can sıkıntısından patladığım, yatağımda ağladığım günlerdi. Bu yüzden belki de evimi fazla özlemiyorum, kim bilir. Bu yıl ruhsal olarak o kadar çok şeyin üstesinden gelmeye çalıştım ki çok ama çok yoruldum.


Tamam bu yurt dışı macerası hayatımızda güzel bir değişiklik oldu, yeni fırsatlar açacak belki. Ufkumuz genişledi, görgümüz arttı. Gerçi eşim buraya gelmeseydi yine askerlik sebebiyle ayrı olacaktık, böylesi daha iyi oldu elbet, fakat hayatımızda yeni bir belirsizliğe yol açtığından, benim caaanım tezim de bitmek bilmediğinden, bebek özlemimizi daha ne kadar erteleyeceğimi bilmemenin yol açtığı karamsarlık içimi sardı bu sabah anne bebek bloglarını okurken. Çoğu zaman yazdıklarımın aslında ne kadar eksik, anlamsız olduğunu düşünmeme sebep oluyor içinde bir çocuk adı olmayınca.


İşte bu yüzden yeni yıldan beklentim öyle çok ki korkuyorum istemeye bile. Evler yatlar katlar hiç mi ama hiç istemedim, sadece belirsizliklerin belirlenmesi ve artık evde çocuk sesi.


İşle ilgili belirsizliklerim hala devam ediyor, ama gereğini yaparsam, çalışırsam Allah'ın kapılar açacağına inandım hep. O yüzden bu konudaki tek dileğim, düşündüğüm ve planladığım zamanda olması için olacak. Eğer benim istediğim zamanda olmayacaksa da bana tahammül gücü versin.

Bazen neden daha sıradan biri olmadım diye kendime kızıyorum. Üniversiteyi bitirdikten sonra bir işe girip çalışan evlenip çocuk doğuran bir kişi bana göre çok ama çok şanslı. 8 yıl üniversitede çalıştıktan sonra yaş 30 u geçmişken, daha yeni mezun olmuş biri kadar ürkek ve şaşkın hissediyorum şuan. Ve haliyle acaba şimdi ne olacak diye beklerken, üstesinden gelemeyeceğim süprizlerle karşılaşmaktan çok ama çok korkuyorum.

Bütün bu sitemleri yazdım diye de şimdi kendimi suçlu hissediyorum ayrıca. Sağlıklıyım ve sahip olduğum bir çok şey varken acaba nankörlük etmiş oluyor muyum?

İşte bu karmakarışık duygularımla hala yeniyıl için neşelenemiyorum ve ona tek söyleyeceğim şey biraz dudaklarım titreyerek de olsa

"gel 2011 senden korkmuyorum!"

Herkese mutlu seneler

29 Aralık 2010 Çarşamba

Benim Sevgili Kabak Soyacağım

15:49:00 9 Comments
Biliyorum bir kabak soyacağı hakkında yazmak çok saçma olacak ama napıyım yıllar sonra kullanılmaz olduğunda ona karşı olan hislerimi hatırlamam lazım.

Resimde iki adet kabak soyacağı görüyorsunuz, biri evlendiğimden beri kullandığım nerden aldığımı bile hatırlamadığım birkaç kuruşluk benim sevgili soyacağım. Evet yeşil ve eski olan, üstelik altta görüldüğü şekilde zırt pırt sapından çıkan ama hiç bir bıçağa değişmeyeceğim olan.


Siyah olanı Ce burdan almış, ancak gel gör ki bir türlü istediğim gibi kaymıyor. Yok takılıyor, yok tırtık tırtık kesiyor. Oyse benim sevgili soyacağım öyle mi. Elime tam oturuyor, en yumuşamış kabakları salatalıkları bile düzgün şekilde soyuyor, üstelik diğeri kadar keskin bile değil. Anlayamadığım bir biçimde şahane kesiyor. Mesela soğanlar kavrulurken ben kabakları çoktan soymuş ve doğramış olurum. Şip şak.

Kabak soyacağımdan öyle memnun kalmıştım ki o zamanlar aynı yerden anneme de almıştım ancak onunki de öyle çıkmadı. Başkalarını da denedim hiç biri öyle değildi. Takılıyor, kaymıyor, ya çok ince ya çok derin kesiyor vs. İşte bu yüzden geçen gidişimde evden getirilecekler listeme kabak soyacağımı ekledim ve getirdim. Bu öğlen için kabak yemeği pişirince, kendisini ne kadar sevdiğimi anladım. 4 yıldır benimle olan kabak soyacağıma bir post yazmışım çok mu? Bakalım daha ne kadar süre beraber çalışacağız.

Ay şimdi bu postu yazdım diye inşallah nazara gelip de birşey olmaz :p

28 Aralık 2010 Salı

Dışarıda Kar Evde Huzur

17:28:00 13 Comments

Şu anda resimde görülen Colombia kahvesi içip aşağıdaki yeniyıl temalı çikolatalardan yiyorum. Dışarda ise yine kar yağıyor. Artık kar beni şaşırtmıyor ama bıkmış da değilim. İstanbul'da kaldığım sürede hava gayet sıcaktı ve anladım ki kışları ve soğuk havayı seviyorum ben.


Bu çikolatayı sadece ilütürasyon için almıştım. Burda çeşt çeşit çikolata olmasına rağmen pek düşkün değilim. Yaklaşık 3 hafta önce aldığım bu dört adet minik çikolatanın sadece iki tanesini yedim. Seyretmek daha keyifli oluyor.

Burada hava soğuk olunca, kışlık kıyafetler (özellike atkı ve şapkalar) daha çok ilgimi çekiyor. İstanbul'da yeğenime burada çok moda olan boyuna defalarca dolanıp kocaman olan atkılardan ördüm ve bitirdim. Ancak fotoğraflayamadan geldim. İlk defa denediğim fındık modelini kullandım ki bir çok mağazada, (mango, marks and spencer ..) fındık örgülü hırkaların, atkıların çorapların olduğunu görmüştüm. Kendime de bir tane öreceğim ama önce şapkaya başladım.

Dün bir çok model araştırdıktan sonra aşağıdaki şapkada karar kıldım. Biraz değişiklik yapacağım ama. Etsy'den bulduğum bu modelin bir türk tasarımcıya ait olduğunu görünce daha da hoşuma gitti.


Bu arada Marks and Spencer demişken aklıma geldi. İstanbul'da pek ziyaret ettiğim mağazalardan biri değildi kendisi. Burada birkaç tane büyük mağazaları var ve gezince gayet hoş şeylerle karşılaştım. İndirimler sayesinde de bazı şeyler aldım. İstanbul'a gidince, Tepe Nautilus'taki mağazaya gittim fiyat ve ürün karşılaştırması için. Doğrusu fiyatlar buraya göre çok daha pahalı ve ürün yelpazesi daha farklı geldi. Orda daha çok orta yaş ve üzeri bayanlara yönelik gibi bir koleksiyon var sanki. Burda onlar da var ama daha başka ürünler de var. Özellikle ev aksesuarları bölümünde kayboluyorum.

Evimizde bir çok eksik vardı biliyorsunuz. Kiracı olunca insan her istediği değişikliği yapamıyor. Ve bir şey alacaksam da çok düşünüyorum çünkü taşınma durumunda onları Türkiye'ye götürmem mümkün değil. İşte bu yüzden ucuz, geride bırakabileceğim şeyler yapmaya çalışıyorum evle ilgili.


Pencerelerde sadece jaluzi vardı, perdesiz çok boş duruyordu. İstanbul'a gitmişken ucuza perde almak istedim. Ben alamadım ama annem ile ablam bana pazardan harika parçalar almışlar. Yukarıdaki tül fransız balkonu şeklinde iki camı kaplayacak büyüklükte bir parça. Annem ikiye bölmüş. Ve bu parçanın fiyatı 5 tl. Bir de kalın perde amacıyla bir parça almış ki o da yine iki camlık ve o da 5 tl. Dün perdeleri taktıktan sonra Ce işten gelince, ev nihayet eve bezemiş dedi. Gerçekten perde ortamı hemen değiştiriverdi.

Bu da bugünden bir fotoğraf, öğle saatlerinde Hlavna'ya gitmiştik, yeni yıl sebebiyle bir aydır var olan küçük dükkanları görememiştim. Havanın hissedilen sıcaklığı -12 olmasına rağmen yine de kalabalıktı ve bende uzun bir yürüyüş yaptım kar yağarken.

26 Aralık 2010 Pazar

Uçtum Geldim

19:21:00 3 Comments
Bir süredir yoktum, Istanbula gidip geldik Ce ile. O buraya ilk gelişinden beri ilk defa döndü hasret giderdi. Bu süreye bir de arkadaşımın düğününü sıkıştırdık, her gün telaş ve koşturmacayla geçti. Çalışırım diye aldığım laptopu açamadım bile, şimdi mail kutuma bakmaya korkuyorum ve aklımda "sürekli günlerdir çalışmadım napıcam ben" cümleleri dolaşıyor.

Gerçi bunun bir de iyi yanı var ki, tezimin yoğunluğundan bir süre fizik çalışmaktan usanmış ve elimi dahi sürmek istemez hale gelmiştim. Szeged'de geçen günlerin ardından içim yeniden çalışma azmiyle doldu, şimdi bir an önce işimin başına geçmek ve hesaplar yapmak için sabırsızlanyorum. Çok şükür.

Bu sefer uçuşlarımızda Wizzair kullandık ve çok memnun kaldık. Buradan da paylaşmak istedim. 5 yıldır avrupa içinde 15 eurodan başlayan fiyatlarla 100 e yakın şehre uçuşlar yapan wizz air Sabiha Gökçen'den İstanbul uçuşlarına başladı, biz de ilk kullananlardan biriydik. Hatta eşim İstanbul'a gelirken, (ayrı gelmiştik ve o bu havayolunu kullanıştı gelirken ben başkasını, ama dönüşte bu havayolu ile beraber döndük) ilk İstanbul uçuşu olması nedeniyle özel bir karşılamaya maruz kalmış.

Bizim dönüşlerimiz 30 eurodan oldu, neden böyle ucuz derseniz anlatayım. Şirket ikea mantığını güdüyor, herşeyi kendin yap mantığı. Ayrıca ana havaalanlarını değil de daha küçük havaalanlarını kullanarak tasarruf ediyor. Personel sayısını azaltarak fiyatarı düşürüyorlar. Bilet satışı online, check in online yapılıyor. Uçakta ikram yok, isterseniz ücretli ve bu fiyata sadece kabin bagajı dahil, kargo bagajı  ekstra ücretli. Biz dönüşte tek bir kişi için ilave bagaj hakkı satın aldık ki bunun için sadece 15 euro ödedik. Diğer havayolu şirketlerinin aksine limit 23kg değil 32 kg olduğundan fazlaıyla yetti. Yani toplamda 75 euro ile iki kişi uçmuş olduk ki bu diğer firmalara göre acayip hesaplı bir yolculuk oldu.

16 Aralık 2010 Perşembe

Çekiliş Sonucu

17:12:00 6 Comments
Merhabalar, aslında salı günü çekiliş yapacaktım ama malesef internete dahi girecek vaktim olmamıştı. Gecikmeli sonucumuz şöyle 2 numaralı yorumcu Jeliboncuk temanın talihlisi oldu. Bir süre sonra ben kendisiyle irtibata geçeceğim, bahsettiğim kişiselleştirmeleri tamamladıktan sonra yeni temasını hediye edeceğim.

Güle güle kulanman dileğimle...

Sevgiler herkese.

7 Aralık 2010 Salı

Benden de Bir Hediye: Ürün Satış Teması

14:44:00 14 Comments
Biliyorsunuz blog tasarımlarıma bir süredir zorunlu olarak ara verdim. Aslında geri dönmeyi de düşünüyorum yakında ama biraz da ilham meselesi sanırım, aklımda yeni şeyler varyapmak istediğim. Sevgili leyya benden çok önceden bir tasarım istemişti, ben de birşeyler yaptım onun için. Ancak ona hazırladığım blog biraz sevimli kaldı, o daha etnik birşeyler istiyordu ki sonunda anlaştık ve onunkini de yapacağım yakında.

Fakat bu yaptığım tasarım öyle hoşuma gitti ki kıyamıyorum da, birileri kullansın istiyorum. Kendim birşeyler üretip satsam onun için kullanacağım ama oda yok. İşte bu yüzden ben de hediye etmeye karar verdim.

Bu tasarımı buradan görebilirsiniz. Ancak birkaç değişiklik daha olacak. Öncelikle banner kazanan kişinin blog adıyla değiştirilecek,  Yanda twitter portfolio yazan yazılar, değişecek 4 farklı etiket olacak (flickr facebook twitter etsy) falan olabilir. Bundan başka yazı stilleri ve renkleri değişecek ve birde başlığa tıklandığında resim ve ardından yazılar daha düzgün görünecek, şu an biraz sorunlu gözüküyor ki onu düzelticem.

Evet bu blogu kullanmak isteyenler yorum bırakabilir, çekiliş ardından kişiye özel hazırlayacağım. Süresi de bir hafta olsun, haftaya salı akşamı çekiliş gerçekleşecek.

4 Aralık 2010 Cumartesi

Daily Life Photographs

12:22:00 11 Comments
Elbetteki her günümüz böyle şahane yemeklerle geçmiyor. Geçen hafta Pazar günü, yine Szeged'e gideceğim diye kocişime bir ziyafet çekeyim dedim.Çok sever çiğ böreği. Zaten burda hem yufka yok hem de fırın yok. Mikrodalgamız var ama daha başarılı tarifler araştırmadım ve denemedim.


Hani böyle yabancılar tüm malzemeleri koyup kuşbakışı fotoğraf çekiyorlar ya, ben de onlara özendim ve çeşit çeşit çektim.


Çiğ börekleri yaparken ben bir yandan açıyorum, eşim de kızartıyor. Bu yüzden oldukça hızlı oluyor. 22 tane böreği açıp yapmak ve ardından yemek 1 saatte bitmişti.


Normalde annem büyük bir yufka açıp ondan 4-5 tane çiğ börek çıkarır. Ben de hem oklava olmadığından hem de kıvamından (yada unundan bilemeyeceğim, un maceram burada) biraz zor açılan bir hamurdu.


İçine soğan karabiber ve kıymalı karışımı önce pişiriyorum. Aslında adı üstünde malzemeler çiğden koyulmalı ama hiç bir et ürününü (salam sucuk gibi şeyler de dahil) pişirmeden yiyemediğim için ben iyice pişmesini tercih ediyorum.


Hamurlar kapatılıp, kocaya verilir, o da bir güzel kızgın yağda pişirir.


Elbetteki burda da ayran yok. Sanki ayran yok da yoğurt da mı yok var ama nedense insanın aklına gelmiyor. Bu börek için yanına yaptığımız zamana kadar hiç ayran içmemiştik. Ben 1.5 aydır eşim ise 6 aydır,..


Çıtıy çıtıy olduu.


 Ve de köpüklüü..
:P

2 Aralık 2010 Perşembe

Yeni İzlenimler

17:43:00 6 Comments
Hafta başından beri Szeged'deyim, en son Kosice'de kar vardı, burası daha güneyde olduğu için hava aynı derecede soğuk ama kar yok yağmur var şimdilik. Her gün üniversiteye gelip, sabahtan akşama kadar kalıyorum, akşamları ise pansiyon gibi bir yerde kalıyorum. Szeged'i fazla keşfetmedim ama oldukça küçük bir şehir, sanırım başından sonuna yürümek yarım saat falan sürecektir.

Bazen düşünüyorum burdaki insanlar acaba sıkılmıyorlar mı neler yapıyorlar eğlencelik olarak, daha pek konuşma fırsatım olmadı.


Ancak şu resimde gördüğünüz çam ağacı, çalıştığım odanın bulunduğu koridora konulmuştu, gayet hoş ama üniversitede görmek beni şaşırttı, belki normal birşeydir bilmiyorum. Biz daha resmi olarak düşünüyoruz.


Yukarda ise bugünkü öğle yemeğim. Sanırım bir çok yerde şubesi var Wok & Go. Çin yemekleri böyle kutularda satılıyor. Bir kutu oldukça doyurucu, ben ilk seferinde iki kutu yemek almıştım çatladım yiyemedim. Bu yemek ise bambulu tavuk, normalde birçok çeşidini yemiştim ama bambulu yememiştim, Ce ile de konuşuyorduk o yiyormuş işteyken öğle saatlerinde. Şimdi ben de denedim. Gayet güzeldi.

Çeşit çeşit kağıtlar

Sonra okula yakın bir alışveriş merkezie gittim, zaten bu restoranda orda.Ama bu alışveriş merkezi bizim alıştıklarımıza hiç benzemiyor. Hem çok büyük değil hem de sanki halk pazarı gibi, dükkanların sınırları yok, hepsi açıkta.

Soldaki köpükten şekiller, üzerini süsleyip süsler yapmak için, sağdaki ise şekilli kağıt kesici zımbalar

Bu birçeşit kırtasiye marketi gibi biryerdi. bayağı büyük ama beni şaşırtan craft malzemeleri oldu. Zira şehir küçük olduğu için midir nedir öyle fazla bişey yok. Mesela mağazalardaki kıyafetler falan çok eski modeller, hiç almak isteyebileceğim birşey yok. Oysa burada resmen kayboldum.


Çeşit çeşit kurdelalar

Ve karton :)

O kadar güzel şeyler gördüm ki, canım hepsini almak istedi. Hele kağıtlar, hiç bilmediğim kağıt türleri vardı. Ancak acı gerçek malesef insanların çoğu bu reyonlarda değil, hazır yılbaşı süslerinin yapıldığı reyonlarda dolaşıyordu. Burdakilere craft dersleri vermek lazım :p

27 Kasım 2010 Cumartesi

25 Kasım 2010 Perşembe

Minnetarım

19:11:00 10 Comments

Uzun zaman önce aklıma gelmişti böyle bir köşeyi yapmak. Severek takip ettiğim great full day blogunda yazar haftalık olarak, o hafta nelere minnettar olduğunu yazıyor.  Yine bugün Amerika'da şükran günü kutlanıyormuş (Kanada için farklı bir günmüş bunu da yeni öğrendim). Yine internette gezinirken böyle yazılarla karşılaşınca ve bugün de sabahtan beri depresif modda olunca, dedim GeCe kendine gel, sahip olduklarını hatırlayıp bir şükret.

İşte bu yüzden sesli düşünüp, şükredeceğim ve can sıkıntısını bırakacağım.

 - Öncelikle kendimin, eşimin ve ailemin, sevdiğim arkadaşlarımın sağlıkları için minnettarım,
 - Üzerimizde bir çatı, sıcak duvarlar arasında ve karnımızı doyuracak yiyeceğe sahip olduğumuz için.
 - Olan biteni farkedecek ve şükretmeyi akıl edebilecek bilince sahip olduğum için
 - Bir sıkıntım olduğunda hemen koşacak sevenlerim olduğu için,
 - Bir işim, hayallerim ve hayallerimi gerçekleştirmek için çalışma azmim olduğu için,
 - Yaşamak için olabilecek en harikulade gezegende olduğumuz için, hava, doğa ve su için, ( bu aralar çok science fiction seyrettim de )
 - Bizi yaşama bağlayan umut için,
 - Her gün beni büyüleyen aşk için.

MİNNETTARIM.

İsterseniz siz de yazıp bizimle paylaşabilirsiniz.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Nerozumiem po slovenské

21:42:00 5 Comments
Slovakça anlamıyorum (nerozumiem po slovenski). Bu cümleyi bir türlü doğru şekilde öğrenemedim, buraya yazıyorum ki biliyorum bundan sonra unutmayacağım.

Orda burda markette, insanlar konuştuğu zaman tek yapmam gereken bunu söylemek ama nero ile mi başlıyordu yoksa nepo mu, sonra ne geliyordu karmakarışık oldu her seferinde. Bir de macarca ile karışıyor ki orda da macarca bilmiyorum "nem beselek madyarul" (okunuşunu yazdım, yazılışını hatırlamıyorum) şeklinde.

Ama bir çok ortak benzer kelime var hem macarca hem slovakça ile. Markette görünce anlıyorum. Yalnız bugün markette un alacakken bir kadın bana kötü kötü baktı. Çünkü üç farklı renkte paketlenmiş un satılıyor, galiba cinsleri değişik. Ben de hangisinin normal buğday unu olduğunu anlamak için paketleri burnuma yapıştırıp derin derin kokluyordum. Bulunca işte bu işareti yaptım. Kadın ne düşündü bilemeyeceğim ama böyle anlamadan alışveriş yapmak çok zor. Genelde cep telefonundan translate ile çeviriyorum ama çok zahmetli oluyor tek tek. Bazen de işte böyle iş burnuma düşüyor.

Allahtan burnum iyi koku alır, karışık bir yemeğin içinde hangi malzemeler var onu bile ayırt edebiliyor.  Tabi bu koku durumu, et reyonlarından geçerken biraz sıkıcı oluyor :(

Bir de burda çeşit çeşit kahveler var makul fiyata. İşte colombia kahvesi, güney afrika kahvesi, şu kahvesi bu kahvesi (uff hatırlamıyorum unuttum), işte o reyonlardan geçerken gözlerimi kapatıp bütün kokuyu çekiyorum. Sırayla hepsini deneyeceğim, çok merak ediyorum. Tabi kahve deyince yanına ne lazım, işte LU büsküvisi.

Daha önce bu bisküvilerden İtalya'da yemiştim. Kahvenin yanına öyle güzel gidiyor ki. Ce ile bunlara dadandık, her akşam dizi seyrederken kahveyle birlikte tüketiyoruz.

Diziler demişken kocacım ben yokken yeni diziler indirmiş ve keşfetmiş, bir kısmını ben geriden takip ediyorum onu yakalamak için, bir kısmını da arada gündüz seyrediyorum. Tabi hal böyle olunca, bir yanda çekici diziler bir yanda beni bekleyen araştırmalar arasında solucan deliğine girmiş gibi ayrılıyor yüreğim, bir kolumu eşimin bilgisayarı çekiyor ( diziler orda ), bir yanımı kendi bilgisayarım. Böyle bocalayıp gidiyorum.

Bu arada home office çalışmak ne zormuş yahu. Şimdiki tek mücadelem bu.

If you are interested my research topic, you'll find it here.

23 Kasım 2010 Salı

Beslenme Çantası Hazırlayan Annelere

17:56:00 9 Comments

Bir site gördüm, 4 çocuklu bir anne, yemek yemeyen çocuklarının beslenmesi için çabalarken bu siteyi açmış: Another Lunch. Her gün beslenme çantalarına eğlenceli ve sağlıklı yemekler hazırlıyor, bunları paylaşarak diğer annelere fikirler veriyor.


Peynirleri, ekmekleri kurabiye kalıplarıyla şekillendiriyor, ya da süslemeler yapıyor.


Bunlarla uğraşmak çılgınlık gibi görünse de aslında, annelerin çocuklar beslensin diye ne fedakarlıklar yaptığının sadece bir örneği.


Herkesin böyle sepetler hazırlaması beklenemez, zira acaba böyle bir yönteme alıştırmak doğru mu onu da kestiremiyorum. Sonra çocuk başka normal yemekler yemek istemezse ?


Ancak çocukların hiç tadını bilmedikleri için yemediği yiyecekleri bu şekilde yedirmek mümkün olabilir. Yine her gün beslenme çantası hazırlayıp da ne koyacağını şaşırmış annelere ilham olabilir Another Lunch

20 Kasım 2010 Cumartesi

Sonbahar Bitmeden

15:18:00 3 Comments


Merhabalar, ne zamandır yazmadım yazacak çok şey var ama üşeniyorum.

Son düzenlediğim resimle açılış yapayım dedim. Buraya gelirken iki laptopumdan eski olanı getirmiştim. Artık RAM'i yetersiz kalınca, Ce iki adet ram takıp bilgisayarımı hızlandırdı.  Şimdi onun laptopu ile aynı hızda :) Bir süredir gayet güzel çekilmiş fotoğrafların yer aldığı siteleri geziyorum, bazılarında böyle yazılı fotolar görünce ben de yapayım dedim.

Bunu Gimp ile yaptım, bir süredir Ubuntu kullanıyorum, yavaş yavaş geçiş yapıp tamamen linux kullanmak hedefim. Tüm ihtiyaçlarımı taşımaya başladım. Şimdilik her ihtiyacımı fazlasıyla görüyor.

Henüz buralara da kış gelmedi, ama geçen yıl kış sporlarına merak salmış bir çift olarak bu yıl kışı sabırsızlıkla beklediğimizi söylemeliyim. Üstelik burda kış sporları yapmayan yok gibi, yakınlarımızda kayak merkezleri varmış. İnsanlar şimdiden buz pateni ayakkabısı yada kayak takımları alışverişine başladı. Üstelik burada hiç bir yerde görmediğim kadar çok sayıda spor mağazasını bir arada gördüm. Bakalım nasıl olacak.

Yazacak çok şey, yapacak çok işim var ama nedense toparlayamıyorum, başka bir posta kalsın onlar da.

15 Kasım 2010 Pazartesi

İndirim İsteriz Biz

16:48:00 5 Comments

Sizi yeni bir siteyle tanıştıracağım: indirimisteriz.biz

Tasarımı bana ait (header hariç tabiki, o sevgili pino'dan) ama asıl bahsetmek istediğim tasarımdan çok sitenin kendisi. Yeni bir yaklaşım getirecek ve umuyorum başarılı olacak. Tabi blog sahibesine çok iş düşecek. Ancak başarılı olursa kesinlikle alışverişe yeni bir anlayış doğacak.

Fakat tüketiciler olarak bizler de belki biraz sabretmeyi öğreneceğiz. Anında sahip olamayacağız belki ama çok beklediğimize değecek. Tabi bu sürenin uzunluğu yine bize bağlı, ne kadar çok olursak o kadar süre kısalır. İşte bu yüzden bu site blog sahibinin değil aslında tüm tüketicilerin sitesi olacak, o sadece bizlere yardım edecek.

Teşekkürler  "indirimisteriz.biz" in arkasındaki yürek (isim versem mi bilemedim). Yolun açık olsun.

veee hepiniz güzel bir tatile girdiniz, biz burada uzaktan kutlayacağız bu yıl. Tüm dostlara keyifli bayramlar diliyorum.

10 Kasım 2010 Çarşamba

İnsan Hiç Görmediği Birini Özler mi?

10:08:00 11 Comments
Bugün biraz duygusalım, bunun sebebi belki aylık ritüelim, belki günün anlam ve önemi belki de dün yaşadığım gerilimli ruh hali.

Dün daha fazla konuşma imkanı bulduk burdaki kişilerle, beni ve bizi tanımaya yönelik bazı sorulara ne cevap vereceğimi bilemedim şaşırdıklarını görünce. Dışardan bakınca gerçekten bazı durumlarımız o kadar absürd ki, doğrusu bunun suçlusu ben olmama rağmen kendimi çok suçlu hissettim. Belki kızarmamdan anladılar bilmiyorum...

Üstelik biliyorum ki ülkemizde o kadar çok problem var, özellikle üniversitelerle ilgili düzenlemelere sıra gelmesi çok zor. Ancak her şeyden öte değişim kurumlarda değil bireylerde olmalı. Devlet yapsın biz yiyelim mantığından kurtulamıyoruz bir türlü. Kişiler daha sorumluluk sahibi, bilinçli, çalışkan .. vs olmalı. Yani insani değerlerimizi, yararlılığımızı sorgulayıp güncellemeliyiz.

Ve hissediyorum ki Atatürk bunun farkındaydı, bizim çağdaş medeni bir toplum olmamızı isterken, modern eşyaları kullanan değil, modern düşünen insanlar olmamızı kastediyordu. Burda özellikle görüyorum ki, insanlar daha modern yaşamıyorlar ( ne biliyim, bilgisayarları, telefonları yaşam standartları lüks değil) ama karakterleri öyle. Çalışma şekilleri, diğer insanlara olan saygıları...

Ve kokuyorum ki, ülkemizin gidişatı pek iyi değil. Bunu politik açıdan söylemiyorum, değerlerimizi yitiriyoruz, kendimiz fikirler üretmiyoruz, gitgide bağımlı bir ülke haline geliyoruz. İşte bu yüzden onu çok özlüyorum, keşke burada olsa, bizi silkelese, geçmişi hatırlatsa, daha kötüydük ama başardık dese...

Atatürk sadece giyim kuşamı değiştirdi gibi algılanıyor bazen, oysa o belki en ufak ayrıntı o. Biz Kurtuluş Savaşı'nda kazanmamış olsaydık durumumuz ne olurdu diye düşünmüyoruz hiç. Eğer basit bir akıl yürütmeyle bunu herkes yapabilseydi, eminim sahip olduğumuz özgürlüklerin değerini daha çok anlardık.

Ruhun şad olsun.

8 Kasım 2010 Pazartesi

Szeged

23:00:00 20 Comments

Böyle bir şehrin varlığını, buraya gelme durumum söz konusu olana  kadar bilmiyordum.  Burası Macaristan'ın Romanya komşuluğunda bulunan, güneyindeki illerin içinde en büyüğü olan bir şehir. Merak edenler için Wiki bilgisi.


Bol tarihi binalarla dolu ama Budapeşte kadar boğucu değil bana kalırsa, Budapeste daha sıkıcıydı, yeşillik alanları daha az görüyorsunuz binalar arasında. Burada dengeli şekilde dağılmış, ben biraz Kosice'ye de benzettim.


Her yer bisiklet dolu, burda spor amaçlı değil günük ulaşım amaçlı kullanılıyor. Üniversiteden dolayı (Avrupanın en iyi 100 üniversitesi içindeymiş) öğrenci nüfüsu toplam nüfusun 5 te birini oluşturuyor ve gençlerin hepsinde bisiklet. Üstelik kızlarınki yukardakinden :(


Bu resimleri Pazar günü çektim, hafta sonları çok boş oluyor nedense, dükkanlar kapalı, herkes evlerinde herhade. Ama şansıma hava güzeldi, bugün kapadı mesela fotoğraf çekemezdim. Üstelik bunlar cep telefonuyla çekildi. Bu yüzden neredeyse her bir resmin sol altında parmaktan dolayı bir fluluk olmuş :p


Balkonlar çok hoşuma gitmişti.


Altından yol geçen bu binadan sonra şehir merkezi olarak kabul edilen yere geliyoruz ki tarihi bir meydan.


Ardından Dom ter. olarak bilinen meydan çıkıyor. Burada büyük bir kilise ve etrafında çevrili binalar var. İşte şimdi bu binalar üniversite.


Kaldığım yer hemen kiliseyle karşılıklı. Sol yukardaki resim konukevinden çıkıp kapı arkamda kaldığında görünen manzara. Kilise hemen solda.


Olmadık zamanda öten kilise çanına alışamadım ama ben de her duyduğumda dua ediyorum, ezan duyamıyorum ama günün her saatinde Allah'ı hatırlayıp dua ediyorum. Kafamda öyle ilişki kurdum.


Dün yine avare avare gezinirken bir caddeye daldım. Galiba burası da bu şehrin hlavnası. Keman çalan palyaço heykeli çok güzeldi ama bence güzelden öte dokunaklı br yüzü vardı, bknz aşağıda yakın görünüm.


Her adımda bir heykel görmeye başlayınca sıkıldım, birkaç tane daha çektim ama bıraktım sonra. Aşağıda da o caddeden görüntüler var.


Bu şehir de Kosice gibi sakin ve temiz ve bana kalırsa Budapeste'ye göre daha yaşanılası bir yer. Daha resimler var ama nedense internet bağlantım çok iyi değil, yüklemem uzun sürüyor.

Ve diğer mevzu bugün nihayet heyecanla beklediğim günü atlattım. Önce hocanın diğer öğrecileriyle tanıştım, oldukkça yoğunmuş kendisi. Sonra bir ara onla da tanışıp konustuk. Genel olarak çok iyi davrandılar, ingilizce konusunda fena değildim. Özellikle diğer öğrenciler benden daha az biliyorlar bu yüzden onlara karşı rahattım ama hoca çok iyi biliyor ki yıllarca başka üniversitelerde bulunmuş.

Kabaca neler çalışabileceğimizi konuştuk, yarın daha detaylanacak, hala heyecanlıyım ama bu sefer çalışmaya başlayacağım için. Gerçi, aynı derslere girsem de, sekiz yıldır her dönem girdiğim ilk dersten önce çok heyecanlanan biri olduğumu söylememiştim sanırım :)

Bu da öyle bir heyecan :p