29 Ağustos 2011 Pazartesi

Sizlere İyi Bayramlar

13:11:00 8 Comments
Malesef burda bayram mayram yok, e çevremizde hiç eş dost, Türk de olmadığı için kutlayacak kimse de yok. Bu yüzden ne bayram ne tatil olmadan geçecek günlerimiz. Blogları, twitterı falan okudukça duygusallaşıyorum ama moralimi yüksek tutmaya çalışıyorum. Çok şükür bir sağlığımız iyi, beraberiz ve güzel hayallerimiz umutlarımız var, başka bayramlar da olacak inşallah.

Gerçi ben evdeyim evden çalışıyorum, yarın Szeged'e gidecektim ama hoca yine bir konferansa gidecekmiş iki hafta sonrasına kaldı gidişim. Biraz rahatladım desem yeridir, çünkü daha çalışmam gereken şeyler var.

Daha uçak biletimi almadım ama eylül sonunda 20 gün kadar Tr'ye gitme ihtimalim var beni heyecanlandıran. Tabi işe de gideceğim tatil değil ama olsun.

Geçen hafta hava oldukça sıcaktı, sanırım slovakya en sıcak yaz günlerini yaşadı, bugün yine serinledi ayaklarım üşümeye başladı, çoraplara geçtim yine. Ancak buranın serinliğine alışınca sıcak günler öyle bunaltıcı geldi ki, İstanbul çok daha sıcaktı biliyorum ama..

Neyse efenim birçok kişi bayram tatili yaz tatili olarak değerlendirdi, belki eski bayram zevki de yok  artık, yine de bayramlar güzel, herkesin bayramını kutluyorum.

Sevgiler

23 Ağustos 2011 Salı

Yeni Bir Tema Daha

17:48:00 5 Comments

Cok icime sinen bir calisma daha bitti. Genelde sade tasarimlar ozellikle gorsel vurgu icin bence tercih edilmeli. Eger cogunlukla yazilardan olusan bir blog ise, tasarim daha dolu olabilir. Neyse Seyma hanim bana mail attiginda birden bire ilham geldi ve hemen taslak hazirladim, o da taslagi begenince cok kisa surede bitti. Blog sahibimiz Almanya'da yasiyor ve blogu almanca yaziyor. Ozellikle mutfagimizi yabanci kulturlere tanitmak acisindan yabanci dilde yazanlari hep takdir etmisimdir.

Bloga buradan bakabilirsiniz

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Peynirli Biber

13:06:00 11 Comments

Geçenlerde canım lor peynirli biber kızartması istemişti, marketten de lor peyniri olmasını umduğum bir peynir almıştım. Dün yapayım dedim. Ancak evde yeşil biber yoktu, zaten burdaki yeşil biberler de, kırmızı biberlerden farksız, dev gibiler ve sadece renkleri yeşil. Ben de kırmızı biberle yaptım.

Peyniri açıp bakınca gördüm ki, tadı lora benziyor ama krem halde, biraz değiştirmeye karar verdim, içine kekik, karabiber, sarımsak tozu ve pul biber kattım. Biberler kızardıktan sonra içine atıp biraz pişirdim. Tadı enfes olmuştu ama asıl anlatmak istediğim o değil.

Bu peynir karışımını pişirmeden de sos olarak tüketebilirdik. Çünkü gerçekten o hali daha güzeldi. Sonra aklıma geldi bizim lor peynirden tek farkı daha sıvık olması. O zaman bir sos tarifi vermeye karar verdim

Bu peynire benzetmek için lor peynirini biraz yoğurtla (yoğurdun suyu da olabilir) rondodan geçirin, ardından dediğim baharatları ya da zevkinize göre baharatlar katın. Bu sosu, çıtır tavuklarda, cipslerde, patateste falan kullanabilirsiniz. Gerçekten de çok güzel olacak deneyin derim.

Peynir ve biber ikilisi ile neler yaparım diye düşünürken burada gördüğüm tarif beni benden aldı. Bu biberlerden önceden ablamın rahmetli kayınvalidesi yapardı. Onlar da yugoslav göçmenidir ve bu göçmenlere özgü bir turşu. Öyle nefis birşey ki tadı hala damağımda. Lor peynirlerini biberlere doldurup turşu gibi hazırlardı (linkte başka peynir demiş ama eminim lor peynirinden yapıyordu), ancak o dilimlemeden bütün bütün koyardı kavanoza, sonra sofrada dilimlenirdi. Kahvaltılarda yeniyordu çoğunlukla. Şimdi kışlık yiyecekler hazırlanırken yapmanızı tavsiye ediyorum, öyle değişik öyle güzel ki, tam turşu gibi de değil, peynir ile biberin uyumu harika. Buradan ablama sesleniyorum yapsın diye, gelince yiyeceğim. :)

Burda hiç durmaz yapardım ama ne tazecik incecik biberler var ne de lor peyniri :(

21 Ağustos 2011 Pazar

Beyaz Esya Dukkanı

14:07:00 4 Comments

Burada elektronik magazasinda dikkatimi ceken bir farklilik, cesitli ebatlarda esyalarin olmasiydi. Istanbulda da belki vardir ama ben pek gormedim. Bizim bildigimiz camasir makineleri en boy orani 60X60 cm dir. Yeni esktra fazla camasir yikama kapasitesine sahip olanlar daha da buyuk olabiliyor. Bu yukaridaki ve asagidaki resimde gordugunuz makinelerin derinlikleri en kucugu 45 cm, 48, 50 gibi farkli secenekler var. Mesela evlerin kolonu bazen dekorasyonu sinirliyor, veya bazi evler, banyolar ufak olabiliyor. Boyle secenekli makineler olsa iyi degerlendirilebilirdi.


Asagidakiler de ustten acilan camasir makineleri, bizim evde de bunlardan var (daha eski modeli elbette). Yine bunlarin da genislikleri daha dar, diger makinelerden pek farki yok, dijital oldukca gelismis modelleri bile var. Hatta biz ordayken bir cift bu modellere bakiyordu, demek ki oldukca yaygin kullaniliyor.


Iste asagidakini cok sevdim, mini bulasik makinesi. Ozellikle az uyeli evler icin ideal. Ben boyle bir makineyi tercih ederdim cunku bulasik makinemi dolduramazdim ikimizde calistigimiz icin. Sadece aksamlari yedigimizi dusunursek bazen bir hafta suruyordu ve ben onun kokmasina dayanamiyordum, gerci yarim sepet ozellikli makinalar da var ama benimki onlardan degildi.


Asagida da icinin resmi gorunuyor


Camasir makinasinda oldugu gibi, bulasik makinasinda da farkli ebatlar var, yine daha once bunlara raslamamistim, mesela asagidaki resimde soldaki ankastre bulasik makinesi 45 cm genisliginde.


Yine normal bulasik makineleri (asagida) farkli genisliklerde. Resimde arkadaki siyah bulasik makinesi 60 cm ondekilerin de ne kadar farkli oldugu goruluyor.


Gelelim buzdolaplarina, buzdolaplari da cok farkli ebatlarda mevcut, hatta bazilari bana cok komik geliyor.


Bunlar normal gibi gorunuyorlar ama minikler, omzuna falan geliyor insanin. Gerci tr de bunlara benzer dolaplar var. Miniklerin grileri bile var :)



Yukaridaki buzdolabini Istanbul'da da gormustum, icinde pariltili taslar var. Bizim yeni ev doserken kokosluktan vazgecemeyen insanimiz herhalde bu dolabin hakkini vermistir diye dusundum.


Biz ise yukardakini begendik, 1019 eurodan 599 euroya dusmus,  ic ozellikleri falan harikaydi ama sadece bakmakla yetindik elbette :\

19 Ağustos 2011 Cuma

Koç Burcu Bebekleri

15:27:00 12 Comments

Geçenlerde bir yerde okumuştum, burçlara göre bebeklerin özelliklerinden ve nasıl yetiştirileceğinden bahseden. Bir koç burcu olarak kendimle ilgili kısmı şaşırarak okudum. Aklım başıma geldiğimden beri burcumun kötü özelliklerini kontrol altında tutabiliyorum ama çocukken pek de öyle değilmiş. Koç burcu çocukları, dediğim dedik olurmuş, ne istediğini bilir, elde edene kadar ağlar... Aynen ben de böyleydim çocukken. İstediğim bir şey için saatlerce ağladığımı hatırlıyorum, tabi şimdi şimdi anlıyorum annem her istediğimi yapmazdı, iyi ki de yapmamış.

Zor bir çocuktum sanırım 6-7 yaşlarıma kadar, sonrasında ise kedi kendine çalışan, okuyan, oynayan, üreten bir çocuktum. Biraz daha yola gelmiştim. Zırlayıp ağladığım zamanlarda, yukarıdaki resimdeki kız gibi somurtup dudaklarımı şişirirdim. Ablalarıma göre, ailede hiç kalın dudaklı olmamasına rağmen benim dudaklarımın kalın olmasının sebebi buymuş. Çocukken öyle somurtmuşum ki dudaklarım şişmiş.:)

Şimdi düşünüyorum da ben annemin yerinde olsam bana tahammül edebilir miydim bilmiyorum, allah cezamı verir de bana koç burcu çocuklar bahşederse hiç şaşırmam :)

16 Ağustos 2011 Salı

Göl Gezisi

16:38:00 12 Comments
Uzun zamandır yazmadım, istemedim. Bu günlerde içinde bulunduğumuz ayın da etkisi olsa gerek birçok şey bana boş ve gereksiz geliyor. Yine de blogları okuyorum, kim neler yapmış takip ediyorum ama söz konusu kendim olunca, yazmaya değer pek birşey bulamıyorum.

Pazar günü yaklaşık bir haftadır güzel giden havayı değerlendirip yürüyüş yapmaya karar verdik. Evden Hlavnaya yürüdük. Sonra 15 dakikalık bir otobüs yolculuğu ile göl kenarına geldik. Hlavna'da caddeye çıkarılmış masa ve sandalyelerle çok şirin cafeler var. Bu yukarıdaki antika tramvay da bir cafenin ikonu, hemen solunda (resimde görülmüyor) cafenin masaları mevcut. Trende cafenin adı ve bir bira markası sanırım yazıyor.


Göle geldiğimizde apartmanlar arasındaki yeşillik ve göl manzarası beni büyüledi. Burası şehir dışı sayılıyor ve buradaki kiralar çok daha ucuz. Bir ara eşimin iş yerinden birisine ait olan bir evi kiralayacaktık. O ev buradaymış ve keşke olsaymış dedim görünce, malesef vergi ödememek için resmi sözleşme yapmak istemedikleri için bize kiraya vermediler ama bizim de yabancılar polisine vermek için resmi sözleşmeye ihtiyacımız vardı.


Etrafında düzenlenmemiş, çimleri biçilmemiş alanlar olduğu gibi, düzenli faal bölgeler de var. Ama tamamen çevrelenmiş bir yürüyüş yolu mevcut. Burada yaşlısı genci yürüyenler, bisiklet sürenler, dondurma yiyenler, öyle güzeldi ki.


Bu resimdeki söğüt hayatımda gördüğüm en büyük söğüt ağacı idi. O kadar büyük ki nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum. Çok geniş bir alana yayılmıştı keşke altında fotoğraf çekilseydim  o zaman anlaşılırdı.


Resimde uzaklarda görünüyor ama genel olarak gölü iki kısma ayırmışlar, uzaktan görünen tesis daha çok gençler ve uzmanlar için. Gölde yüzüyorlar ama bazıları da su kayağı yapıyordu. Uzun bir süre gözlerim su kayağını çeken tekneyi aradı ama göremedim, dikkatli bakınca anladım ki bir çeşit telesiej yapmışlar, o uzun ipe tutunup kayıyorlar, bazı parkurlar var, tümsekler dönemeçler falan. Oldukça eğlenceli gözüküyordu.


Oruçlu oruçlu o kadar yürümeyi gözümüz kesmediğinden, daha yakın görünen düzenlenmiş bölüme gittik. Burası aile ve çocuklar için. Çimler biçilmiş, insanlar kah güneşleniyor kah yürüyor, çocuklar suda oynuyor, kaydıraktan kayıyor. Kimse kimseye karışmadan herkes keyif yapıyordu. 


Biz kıyıya oldukça yakın, ufak bir köprü ile bağlanmış adacık üzerine konuşlandık. Yere uzanmak için duş perdesi getirdik, onu bir ağacın altına serdik. Bizden başka kimse ağaç altında değil hepsi güneşte. Bulunduğumuz yerden çocukları seyrettim. Alttaki resimde de çocuklar plastik topların içine girip, suda gitmeye çalışıyorlardı ama gidemiyorlardı tabi, hamster gibi oldukları yerde döndüler. Tabi çocuğun enerjisini almak için çok iyi bir yöntem.



Valla burdaki insanların enerjisine hayranım, bir grup genç kız da müzik eşliğinde step yaptılar. (Aşağıdaki resim). O kadar uzun süre yaptılar ki ben bile seyrederken yoruldum :)


Buraya gelip de ortamı görünce, insanların bir arada böyle saygılı bulunduklarını görünce imrendim doğrusu. Bizim oralarda gençlerin olduğu plajlarda yaşlılar pek görülmez, yada dışlanır. Burda hepsi içiçe, bebekten en yaşlıya hatta özürlüye kadar. İsteyen bikinili, isteyen kıyafetli, isteyen yürüyor koşuyor, bisiklet sürüyor. Hepsi bir arada öyle güzeldi ki.


Gerçekten keyif almaya dinlenmeye gelmişler ve tadını da çıkarıyorlar. Diğer yandan çok büyük bir alanın böyle bakımlı ve temiz olması, halkın böyle bir hizmeti bedavaya alması bizi şaşırttı. Kesin böyle bir yer tr de paralı olurdu. Üstelik özel değil devlete ait olsa bile. Bu yaz gittiğimiz Sedir adası beni tamamen şoka uğratmıştı mesela. Tamam deniz güzel ama aldıkları 10 tele ile o kadar bakımsız bir alana gitmek beni turistler açısından düşününce çok utandırdı doğrusu. İnsan biraz çevre düzelemesi yapar, güzel şemsiye ve şezlong koyar. Horozların tavukların gezdiği yerde güneşleniyorsun, denize yürümek için gittiğin yol felaket, kıytırık merdivenler falan, ay neyse. Eşim diyor ki burda bu hizmetleri yapmak belediyenin zorunlu görevi, biz de ise belediyenin her yaptığı ekstraya giriyor, halka insan muamelesi yapılmıyor, seçimlerde de tanımı gereği yapılması gereken işler de ekstra gibi lanse edilmiyor mu? Biz bunu yaptık şunu yaptık diye, tabi yapacaksın işin bu, işin tanımı bu, maaşını bu yüzden alıyorsun.


Ay yazınca yine sinirlendim. Napıyım engel olamıyorum, ülkemizde ne güzel yerler var, bizim insanımız da iyi yaşamayı hak ediyor, bu insanlardan ne farkımız var, neden bu imkansızlıklar.


Geçenlerde birine de demiştim. Avrupada yaşanlar hem çalışıyor hem hayatlarını yaşıyorlar. Tr de sadece çalışıyorsun, başa bir şey yok. Oysa her insanın en doğal hakkı. Bu sabah da hayal kurdum ben başbakan olsam ilk çalışma saatleri ile ilgili düzenleme yapardım, AB yasalarını aynen getirirdim ülkeye. Burda sıkıysa desin bakalım patronlar 12 saat çalışmazsan git kendine başka iş bul diye. Eşim diyor burada günde 4 saatten fazla haftada ise 8 saatten fazla mesai yapmak yasak. Hele işyeri çalışana bir yamuk yapsın, sigortasını ödemesin, yada ne bileyim haksız davransın neler geliyor başlarına. Tabi hiç bir çalışan da kaytarmıyor, herkes işi olduğuna memnun ve gereğini yapıyor.


Bana göre Tr nin AB ye girmesi için aşması gereken en büyük engel bu, çünkü bu çözüldüğünde diğeri gelecektir, herkes daha az çalıştığı için daha çok insan çalışmak zorunda kalacak (işyeri aynı işi tek kişiye değil  dönüşümlü olarak birçok kişiye yaptırmak zorunda), insanlar özel hayatlarına vakit ayırdığı için mutlu olacaklar, bu mutluluk çocuklarına yansıyacak, sağlıklı ve dengeli bir nesil yetişecek, mutlu insanlar saygılı, huzurlu olacaklar vs. Umarım bir gün gerçek olur.

11 Ağustos 2011 Perşembe

Çığ Gibi Büyüyen İşlerimin Sebebiyim

11:09:00 3 Comments
Bugün Deli Anne'nin yazısını okuyunca, duygulandım ve ona yazdığım yorumdan itibaren bazı şeyler yazmak istedim. Nasıl bu kadar çok şeyle meşgul olduğumdan ve nasıl bunlara yetişebildiğimden. Sabah da kendi kendime düşünüyordum, anne değilim ama anne olsam sadece ev işleri ve çocukla uğraşabilir miyim, hayatımdan diğer işleri çıkarabilir miyim diye düşündüm. Elbette ki mecbur kalırsam bazı dönemler böyle davranmam gerekebilir ama sanırım sürekli yapmam gereken şeyler olacak hayatımda, bundan vazgeçemem.

Akşam yemeklerinde eşimle sıkça, off sıkıldım bu hayattan, sürekli birşeylere yetiş dur, sürekli bir heyecan, diyorum. Mesela gönderdiğim bir makalenin kabul edilip edilmediğine bile bakarken her gün, kalbim güm güm atıyor. Stresi beni yiyip bitiriyor. Ama sonra konuşurken anladım ki, rutin bir iş beni daha çok sıkacaktı. Hani her gün işe gidersin belli şeyleri yaparsın, akşam aklında işe dair hiç birşey olmadan dönersin. İnanın böyle biri olmayı ne çok isterdim. Üniversiteden servisle eve giderken, memur personelin şen şakrak konuşmaları arasında, diğer akademisyen personelin hepsi gibi ben de yolda bile okumak zorunda kalırken onlara imrenerek bakardım. Böyle durumlarda yıllar önce seyrettiğim Ally McBeal dizisinden bir sahne aklıma gelir. Ally çok çalışmak zorunda kalan bir avukat ve sekreterleri olan kıza böyle düşük bir mesleği olduğu için acır. Kız her gün işinden arta kalan zamanda eğlenmekte, güzellik dertleriyle uğraşmakta vs. Ally'e göre bunlar boş işler ve yaptıklarının anlamı yok. Kız ona cevap verir, "neden bunun benim seçimim olduğunu, hayatımı böyle yaşamayı sevdiğimi aklına getirmiyorsun?" O zaman Ally anlar, aslında önemli işler yapıyorum derken hayatının kayıp gittiğini farkeder.

İşte ben de öyle biri olmaya çok özeniyorum ama olamıyorum. Biliyorum ki o zaman da kendime yeni meşgaleler çıkaracağım sürekli. Boş duramıyorum, bir ara ciddi ciddi boş zaman geçirebilmek üzerine çalışmıştım. Birşey yapmadan durabilmek, hayatın keyfini çıkarmak. Şimdi daha kontrollüyüm ama yine de çok başarılı olduğum söylenemez. Sürekli birşeyler yapmanın, birşey yapmamaya göre beni daha çok memnun ettiğine ve edeceğine inanıyorum artık, suyun akışının tersine zorlamanın zor olduğu gibi, ben de ruhumu akışına bıraktım, böylesi bana daha uygun.

Malesef bazı insanlar böyledir, o yüzden onları mutlu eden şey durmadan yeni şeylerle meşgul olmak olacaktır, çocuklarınız da böyle olabilir, ona göre gözlemleyip yönlendirmelisniz.

Şahsen ben mesleğimi seçerken zor olacağını bile bile beni daha azının tatmin etmeyeceğine inanıyordum, şimdi diğer meslekleri denemediğim için bilemem ama rutin bir işte çalışsam bile onu geliştirmeye çalışacağımı biliyorum. Hobi olarak yaptığım işte bile böyle, Nisan ayında öğrenmeye başladığım wordpressde şu an oldukça ilerledim, birkaç ayda kodların neredeyse tamamını çözümledim, farklı temaların kodlarını karıştırabilir duruma geldim. Neyse eşim de böyle ve sürekli yeni şeylerle uğraşır. Burdaki işinde yapması gereken işlerin dışında zaman yaratıp belli bir fonksiyonu nasıl daha verimli kullanabileceklerine dair kafa yorup bunun için scriptler yazıyor, ve bu yüzden ekstra övgüler alıyor.

Ha bu çabalarının maddi getirisi var mı, şu anda yok, ama kişisel gelişime yapılan yatırım her zaman en büyük yatırımdır ve Allah bence karşılığını veriyor. (Tabi burda kişisel gelişimi sadece mesleki gelişim ile sınırlamamak lazım, insani özellikleri de katabiliriz). Neyse biz de zaman zaman çok şaşırarak bu gayretlerin karşılığını aldığımızı görüyoruz.

Lafı çok uzattım ama diyeceğim o ki kendinizi nasıl mutlu hissediyorsanız onu yapın, hedefler koyup denemekten vazgeçmeyin. Bunu her zaman söylerim, bazı şeyler bize zor gelir, bana da zor gelen şeyler var. Ancak o şeyin neden zor geldiğini düşünürseniz aslında onun yeni birşey olduğunu farkedersiniz. Mesela sizden bildiğiniz birşey istense hemen yapabilirsiniz çok kolay ama bilmediğiniz birşey zordur ve insan ondan kaçar, öğrenmek zor gelir, yapamayacağından endişe duyar. Mesela bir çok kişiye göre daha fazla matematik fizik biliyor olabilirim ama bana zor gelen öyle çok şey var ki, ama artık ne yapmam gerektiğini biliyorum. Öğrenmek. En alt aşamadan itibaren oturup tek tek araştırır öğrenmeye çalışırım.

Yeğenlerim bana soruyor, teyzeee 4.sınıf zor diyorlar öylemi, teyzeee 6. sınıfta dersler çok zormuş. Cevabım şu: eğer birinci sınıf sana kolay geldiyse hepsi kolay, çünkü birinci sınıfta hiç bilmediğin bir dünyaya giriyorsun, sözel dünyadan yazılı dünyaya, yazmayı, okumayı öğreniyorsun ki onlar en zor şeydir. Onları da yaptığına göre, geri kalan herşey okuyup öğrenmene kalıyor.

Günümüzdeki imkanları düşününce araştırıp öğrenmek için o kadar çok kaynak var ki, isteyen her işi, her beceriyi düzenli bir çalışma öğrenme programı ile başarabilir.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Mary Daisy Dinkle

16:09:00 5 Comments

Ne zamandır birşey yazasım yok bloga, günlerim evde çalışmakla geçiyor. Akşamları dizi ve film izlemelerimiz, kitap okumalarım devam ediyor. Artık nedense her yaptığımı paylaşmak istemiyor canım, biraz ne gerek var hissiyatına büründüm

24 dizisine baştan önyargılı davrandığımız için izlememiştik. Bir kaç ay önce ona da başladık. Bana kalsa bir günde biter ama eşim haftada sadece çarşamba ve pazar günlerine onu koydu. İkinci sezonu yeni bitrdik o da bu hafta sonu artık heyecandan 4-5 bölüm birden seyrettik.

Başlığa adını veren filmi de seyredeli çok oldu, belki bir aydan fazladır ama hala aklımda ve yazmak istedim. Bir kere animasyon olmasına rağmen çocuk filmi değil, biraz ağır bir film. Hikaye gerçekmiş  çok sevimli ama bir o kadar da duygusal. Uzun bir ayrıntılı bilgi burada mevcut. 

Avustralyada yaşayan 8 yaşındaki Mary Daisy Dinkle, postaneden rasgele bir isim seçip mektup arkadaşı bulur kendine. Kızın ailesi ilgisiz kişiler ve kız da çirkin diye içine kapanık. Mektup arkadaşı taa Amerikada yaşlı bir adam. Onun da psikolojik sorunları var. Zamanla hem adamın hem de kızın en iyi arkadaşı birbirileri oluyor. Mary , Max ile yazışa yazışa psikolog olmaya karar veriyor ve oluyor. Kariyerinin zirvesine çıkıyor ama arkadaşıyla olan gözlemlerinden yola çıkarak yazdığı kitaba Max çok üzülünce (kendisini kobay hissediyor), Mary arkadaşlığı uğruna, kitapları toplatıyor, neredeyse intihara yelteniyor, sonra Amerikaya Max i ziyarete gidiyor.

Çok duygusal ve bir o kadar da anlamlı, görseller ise çok başarılı. Unutmayacağım filmler arasında yerini aldı.

Youtube dan buradan izlenebilir

5 Ağustos 2011 Cuma

Simdi Ev Hanımı Oldum Logosu

14:19:00 1 Comments

<a href="http://simdievhanimioldum.blogspot.com/"> <img src="http://3.bp.blogspot.com/-DiFi9LYG054/TjqLCGsejuI/AAAAAAAAGRU/8Jif2oioFNA/s1600/seho.jpg" width="340px"/> </a>

Yukardaki kodu alip sidebara text olarak ekleyebilirsiniz. Buradaki width="340" yazan yeri sidebar genişliğinize göre arttırıp küçültebilirsiniz. Eğer sidebar genişliğinizi biliyorsanız onu doğrudan yazarak, bilmiyorsanız deneyerek yapabilirsiniz.

4 Ağustos 2011 Perşembe

Yeni Blog " Şimdi Ev Hanımı Oldum !"

16:07:00 12 Comments

Bir önceki yazımı yazdıktan sonra aklıma geldi bu fikir. Google'a da baktım böyle bir site var mı diye. Genelde bu bilgiler forumlarda ya da kişisel bloglarda paylaşılmış. İstedim ki yeni evli kızın çeyizi gibi yen evlilerin el kitabı tadında, gençlerimize pratik fikirler verecek bir blog olsun. İşte burada

Onca işimin arasında bu blogu ne kadar devam ettirebilirim bilmiyorum. Ama bugün oldukça hevesle açtım ve vintage bir tasarım taptım. Eğer blogda yazmak isteyen ve ya fikirlerini paylaşmak isteyen olursa çok sevinirim.  Bir de mail adresi açtım buraya mail atabilirsiniz. simdievhanimioldum@gmail.com

Moda & Güzellik Blogları

13:15:00 3 Comments
Genelde önyargılı davrandığımda hata yapmış oluyorum. Bu tarz bloglar hiç ilgimi çekmediği gibi, bu blogları yazanların acaba hiç mi uğraşları yok, bu tür şeylere ne kadar zaman harcıyorlar, bu zamanlar değerlendirilse neler neler yapılır neler diye düşünüyorum. Ama sonra aklıma geliyor, belki bu blog bir kaçış alanıdır, kişiyi rahatlatıyordur, ben de kendim için rahatlatacak hobiler aramıyor muyum sonuçta?

Sonra herkesin kendi hayatı kendine diyor, ön yargılarımı siliyorum, gayet tarafsız olabiliyorum. Vaktimizi doğru kullandığımızda hobilerin hiç zararı yok. Tabi bunun kontrol edebilen kişilerden olmak lazım. Diğer yandan bu tarz blog yazanların özellikle yeni yetişen genç kızlarımıza bunu da açıklamaları lazım diye düşünüyorum.  Ben blogu yazıyorum ama asıl işim şudur, zamanımı şunlara şunlara da ayırıyorum vs.  Zannediyorlar ki bütün gün ne giyeceğini, saçını nasıl yapacağını, ojesini nasıl süreceğini düşünmekle geçecek, hayat sadece bundan ibaret.

Geçenlerde Singapur'dan bir blog tasararımı işi geldi. Çıtı pıtı güzel bir kız. Şimdi blogunu tasarlıyorum, beğendiği site olarak şunu verdi http://xiaxue.blogspot.com/. Lütfen bakın (birkaç sayfa geriye de gidin) ve hayran listesine de dikkat edin. Sol üstteki hakkımda yazısı da oldukça iddialı.

Hadi kız güzel ama o kadar makjayı yapan herkes güzel olur. Bu abartıyı anlayamıyorum.Hakikaten bazı insanlarin tüm hayatı süslenip püslenmek olabiliyor sanırım.

2 Ağustos 2011 Salı

Patates Püresini Bir de Böyle Deneyin :)

23:19:00 9 Comments

Eğer siz de benim gibi sütlü tatlıların içine (puding, muhallebi) , çok az da olsa su katıldığında farkediyorsanız ve bunu beğenmiyorsanız patates püresini böyle yapmanızı öneririm. Ne alaka diyeceksiniz bakın anlatayım.

Patates püresi yapmak için (kabuklu yada kabuksuz) patatesleri haşladığımızda aynı pudingdeki gibi su tadı alıyorum ben. Aynı şey patates salatası için de geçerli. Bu su tadı hoşuma gitmiyor, çünkü patatesin güzelim tadını bozuyor.

Ben de patatesi kendi suyu  ile haşlıyorum. Kabuklarını soyup ufak dilimliyorum, ardından yapışmayan bir tencereye az sıvıyağ ekleyerek KAPAĞI KAPALI şekilde pişmeye bırakıyorum. Buhar çıkışı olmasın mümkünse, kapağım delikli ise oraya bir ambalaj kağıdı parçası falan tıkıştırıyorum.

Tabi arada tencereyi hop hop sallamak yada karıştırmak lazım. Unutursanız benim gibi (bknz resim) yakabilirsiniz. Ama bu tadı bile güzel.

Bir süre sonra patatesler yumuşayacak, bence patatesin haşlanma süresinden daha kısa bu süre. Karıştırırken parçalanmaya başlayacaklar. O zaman oldu demektir, rondoya alıp püre haline getirebilirsiniz.

Rondoya kattığımda içindeki su oranı haşlamaya göre nispeten az olduğu için sulandıracak birşey lazım, sert bir bulamaç oluyor yoksa. Ben bu aşamada sütü katıyorum. Margarin tereyağ falan da eklenebilir ama ben pek kullanmam, zaten tavaya yağ koymuştum ve sütte de yağ var.

Sonra afiyetle yiyoruz, tadı öyle nefis oluyor ki tek başına bir yemek bile olabilir.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Güne Pek Uymadı Ama..

21:59:00 3 Comments
yamaliyim unutmamam icin diye dusunmustum bunu. 

Her ikimizin de icki ve birayla arasi yoktur. Hele benim hassas burnum sebebiyle bira ile aram hic degil. Ce anlam veremiyorum sana diyor ama durum su: birayi icmek icin agzima yaklastirdigimda yogun kokusu icime doluyor ve kokuyu begenmedigim icin tadi da igrenc geliyor. Koku ve tat duyulari baglantili diyorum ama... Yillar once Uludag da kaldigimiz otelde, cevredeki masalara ozenip de, bir aksam yemegine siparis vermistik, sonra burnumu tikayarak icmistim, rezillik ! Ama napiyim o zaman farketmiyorum :)

Neyse ben bir kac yazi once evin yakininda olan pub/cafe gibi yerin onunde insanlari icerken gordugumde canimin cektigini yazmistim. Kisa tatilimizde ise, canim cekmisti ya deneyeyim dedim tekrar. Ama sonuc ayni yine. Anladim ki benim imrendigim bira degil, onlarin aldiklari keyifmis. Kimi tek basina keyifle ( dusunuyorum da keyifle neredeyse birsey icmiyorum, hep telas) yada birkac arkadas oturup keyifle iciyorlardi. O zamanlar ozledigim/imrendigim oymus anladim. Oyle keyifli bir grupla sut bile icsem yeter bana.


Tatilde Corona ve Efes ictim. Bir de aylar once Slovakia marka bira icmistim. Koku acisindan kiyasladigimda (evet herhalde benden baska bu konuda kiyas yapan yoktur) Efes cok daha fazla (dolayisiyla benim icin icimi imkansiza yakin), Corona daha az kokulu ve neredeyse koku duymadigim Slovakia birasi oldu. Slovakyalilar kendi biralarini cok overlermis. Herhalde bir cok avrupali gibi ne cok bira tukettiklerini soylememe gerek yoktur. Hem ucuz hem de buyuk miktarlarda satiliyor.


Bu yaziyi yazdim ki yazdigim seyleri unutmuyorum. Bir daha birseye canin cekerse analizini iyi yap GeCe (aman nedir canim bu bilimsellik, pes diyorum kendime ayrica- off napiyim ben boyleyim)

:)