31 Ocak 2012 Salı

Doğum Mevzusu

13:54:00 16 Comments
Henüz doktorumla Helo'nun doğumu konusunu konuşmadık. Vücudum ve Helo'nun pozisyonu uygun mudur, nasıl olur şimdiden bilemiyorum. Ancak doğum konusunda düşüncelerimi yazmak istiyorum. Yazı biraz uzun olabilir, bilginize.

Her kız gibi ben de çocukluğumda korkuyla dinlediğim hikayeler duydum. Bunlar ya ilk gece ya da doğum konusunda oluyordu. O sınırlı bakış açımla anlatılanlar daha bir korkunç gelirdi gözüme. Ancak nedense kimsenin olumlu konuştuğunu hatırlamam, ay bilmemkimin çok kötüymüş, çok zor olmuş, her yeri patlamış yırtılmış vs. Böyle hikayeler ile yetişen bir Türk nesiliyiz sanıyorum.

Hayatım boyunca olumsuz hikayeler dinledikten sonra ilk defa üniversitede bunun aksine şahit oldum. Normal zamanda pek takılmadığım ama numaralarımız ardışık olduğu için hep lab arkadaşı olduğum bir kız vardı. Bu kız liseyi bitirdikten sonra kendinden yaşça büyük biriyle evlenmiş, hatta Tübitakta çalışan mühendis eşinin yönlendirmesi ile fizik bölümüne gelmiş bir kızdı. Üniversiteye yeni başlayan dünyaya açılmaya çalışan, birden bire çok farklı bir dünyada kendini bulan kız çocuğu hallerimde iken, onun rahat ve kendinden emin tavırları beni etkiliyordu. 3. sınıfın ilk döneminde okula gelmedi, sonraki dönemde öğrendiğimize göre doğum yapmış bir oğlu olmuştu. Tabi 4. sınıfta almadığı dönemin derslerini de alıp hepsini vererek 4 yılda bitirmişti yine okulu. Neyse, doğum konusunda bana,

     "Doğum o kadar mucizevi o kadar güzel bir olay ki bütün vücudum baştan aşağı yenilendi, kendimi yeniden doğmuş gibi hissediyorum, mutlaka yaşamalısın"

demişti. O zaman sadece fiziksel olarak faydalı diye düşünmüştüm ama eminim manevi açıdan da söylüyordu. Hayatımda ilk defa birinden doğum hakkında böyle birşey duymuştum ve hem şaşırmış hem de çok merak etmiştim.

İkinci beni şaşırtan olay, bundan birkaç yıl sonra oldu. Mahalleden Konya'ya gelin giden arkadaşım, bir gün yine mahallemizde oturan babannesine geldi, bebeğiyle birlikte. Biz de başka bir arkadaşımla onu görmeye gittik. Bebeği sevdikten sonra sıra doğum mevzusuna geldi. Ama öncesinde arkadaşımdan bahsetmeme izin verin. 1,45-1,50 boylarında, hayatında 45 kilonun üstüne çıkmamış, minyon zayıf, dar kalçalı ufak memeli çıtı pıtı bir kızdı. Görenler onu ilk okul çocuğu zannederdi.  Hamileliği zor geçmiş, genelde hep yatmak zorunda kalmıştı ama doğumu sorunca aynen şöyle dedi. "Valla hiç anlamadım fırt diye çıktı"

Tabi ben şok durumdayım. Bir kere neredeyse benim yarım kadar olan o kalçadan nasıl fırt diye çıkar? Bu kadar kolay olabiliyormuş demek ki...

Sonraki zamanlarda annemden duyuyorum, mahallede bilmem kim doğurmuş, onun 2. çocuğu olmuş, şu  daha yeni evlendi doğurmuş vs. Bunlar nispeten eğitimsiz kişiler ama çatır çatır doğuruyorlar, benim çevremde ise (neredeyse tüm kuzenlerim) zorunluluktan ya da tercihe bağlı sezeryan oldular. Bir kuzenim çok zorlandığı normal doğumdan sonra ikincisinde cesaret edemedi ve sezeryan oldu, ama hikayeler hep kötüydü.

Geçen yıl falan daha hamile değilken, internette yaygınlaşan pozitif doğum hikayelerini okuyordum zaman zaman. Beni etkiliyorlardı ve o zamanlar hamile olan ablamı teşvik etmeye çalışıyordum, çünkü o da korkanlardandı. Şimdi iş ciddiye binip de bol bol okuyunca, derinleşen araştırmaların ardından yeni bir vizyon edindim.

Birincisi her hamilelik ve her bebek farklıdır kuralı. İnsan kendi durumunu kendisi daha iyi bilir. Neyi yapıp yapamayacağını, sınırlarını bilir ve hiç bir anne ne bebeğin ne de kendi sağlığına tehdit oluşturmak istemez. Tabi bu aşamada her anne adayının, her iki doğum şekline de eşit ilgi gösterip, öncesinde ne olup bittiğini tarafsız gözle irdelemesi ve ona göre kendini tartması gerektiğini düşünüyorum. Malesef kulaktan dolma bilgiler, kişileri çok etkiliyor. Yine de doğum şekli ne olursa olsun, önemli olan annenin bunu psikolojisi bozulmadan atlatması. Şimdilerde ablamın korkusunu anlıyor ve onun narin yapısını düşündüğümde sezeryanı seçmesinin doğru olduğunu düşünüyorum.

Kendime gelince, biraz daha cesur ve acılarına önem vermeyen biri olarak normal doğumun nasıl birşey olduğunu görmeyi çok istiyorum. Özellikle üniversitedeki arkadaşımın söylediklerinden etkilenmiş olduğum için. Ancak bu günlerde doğumun şeklinden çok sonucuna odaklanmış durumdayım. Tabi her iki seçeneği de artıları ve eksileriyle araştırdım, öğrendim. Yani herhangi bir yönteme kafayı takmış durumda değilim, dualarım ikimiz için de kolay ve sağlıklı olanın gerçekleşmesi yönünde. Böyle düşününce doğuma dair gereksiz evhamlardan da uzaklaşıyor insan. Tabi şimdiki bu düşüncelerim vakti zamanı gelince değişir mi bilmiyorum. O zaman nasıl tepki vereceğim, neler hissedeceğim ve bu işin bize özel hali nasıl olacak göreceğiz.

Sezeryan mı normal doğum mu tartışmalarının forumlarda ve bloglarda yer alması insanların bilinçlenmesi açısından sevindirici bence. Ancak herkesin kararının kendine özel olduğu ve yargılanmaması gerektiği de bir gerçek. Bütün bunlara rağmen ne nasıl hamile kaldığımız (normal-tüp) ne nasıl bebek sahibi olduğumuz (normal-sezeryan-evlatlık) hiç mi hiç önemli değil. Önemli olan hayatına katılmış olan canlıya nasıl baktığın, ne kadar değer verdiğin ve onu ne kadar sevdiğin.

30 Ocak 2012 Pazartesi

31. Hafta, Yolcu Yolunda Gerek

10:40:00 6 Comments
Son birkaç haftadır rüyalar konusunda büyük bir değişim yaşadım. Eskiden nadiren rüya görür yada hatırlardım, şimdi ise oscar filmlerine taş çıkartan senaryolarda rüyalar görüyorum. Bir çoğunda film gibi dışardan izliyorum onları. Geçenlerde yine rüyamda böyle bir film izliyordum, eski türk filmlerine benzer bir aşk hikayesi idi. Ayrılık sahnesinde Nilüfer'in Yolcu Yolunda Gerek şarkısı çalıyordu. O kadar gerçekçiydi ki sabah bu şarkıyı söyleyerek uyandım. Bunun neresi ilginç derseniz, bu zamana kadar bu şarkıyı bilinçli olarak hiç dinlemedim ve sözlerini bilmiyorum, bir yerlerden kulağıma çalınmış olmalı, rüyamda sözlerini dinleyince, o zaman öğrenmiş oldum.

Ondan sonra birkaç kere dinledim ve sevdim tabi. Şarkının sözlerini dinlerken de, artık önüme bakmam gerektiği, geçmişteki kararlarımızı sorgulamayı bırakmak yönünde mesaj verdiğini düşündüm. 

Rüyalarım şimdilik olumsuz değil, hatta vefatlarından sonra rüyamda istesem de göremediğim ananem ve dedemi iki kez, amcamı ise bir kez gördüm rüyamda. Güzeldi.

Hamilelik çok şükür iyi gidiyor, şikayet edeceğim pek birşey yaşamıyorum. Geçen hafta mide yanmalarımın kesildiğini söyleyerek kendime nazar değdirmiş olmalıyım yeniden başladı. Karbonatlı su ve naneli sakız geçici çözümler sunuyor şimdilik, doktorun verdiği hapı fazla kullanmak istemiyorum diye uzak durdum ondan. Bir de özellikle geceleri el uyuşmaları başladı, sabah kalktığımda biraz hareket ettirince düzeliyor. Moralim genelde çok iyi fakat bu ay sonunda bitirmeyi planladığım işlerimin bitmemiş oluşu canımı sıkıyor. Son bir haftadır özellikle rehavetim daha da arttı. Hamileliğin ilk aylarında hiç yorgunluk yaşamamış ve uyumamıştım. Şimdi gün içinde uyumak istiyorum hatta uyuyorum. Çok iyi geliyor herhalde bebeğin büyüme dönemleri olduğundan, vücudum dinlenerek enerjimi ona kanalize etmemi istiyor ama günler de kısa olduğundan birşey yapamadan akşam oluyor :( Bu hafta daha sıkı çalışıp arayı kapatmam lazım.

Hep yazıcam unutuyorum, blog dünyasında beklenen doğum tarihi aynı olan (2 Nisan) üç hamileyiz. Benden başka Ayşe Gelin (Hollanda) ve Small Button Nose (İngiltere) de bebeklerini bekliyor. Ayşe'nin erkek bebeği SBN'un kızı olacak ama o pek yazmıyor blogunda, daha çok mailleşiyoruz. Geçen hafta Ayşe bebeğin hıçkırıklarından ve yalancı kasılmalarından bahsetmişti. Ben de hiç olmadı demiştim ki bu hafta oldu (ya da ilk defa bu hafta hissettim bilmiyorum) hıçkırıklarını hissettim Helocuğumun. Sancı ise pek olmadı hala, birkaç kere kasıklarımda gaz sancısına benzer acı hissettim ama bu o mu emin olamadım. Bakalım hangimizin bebeği ne zaman doğacak, aynı günlere denk gelecekler mi merakla bekliyorum ben de.

Helocum bazen çok yoğun hareketlerde bulunuyor ve bu haftanın başında da öyleydi. Neredeyse 24 saat çok az dinlendi, ondan sonra keyifli bir pozisyon almış olacak ki, daha sakinleşti, genelde uyuyor ve arada yine yoklamalarını yapıyor. 

Karnımın büyüklüğü pek değişmedi sanki, acaba bu kadar büyüdükten sonra daha büyümez mi diye düşünüyorum. Göbek deliğim hala içerde ve hiç çatlamadım henüz, şimdilik kilom da iyi gidiyor, hatta akşam kayınvalidem skype de hiç kilo almamış yüzün falan dedi. Karnımı görünce şok oldular tabi :))

Hafta sonu baumaxa gidip bazı eksiklerimizi aldık, beşiğinin önüne ufak bir paspas, gece lambası (bir önceki yazıdaki resimde görülen pembe kedi) ve kullanıma açaçağımız dolap için sepetler ve bez raf. Dün onları da yerleştirdik güzel oldu. Bu hafta sıkça yazdığım gibi bazı süslemeler yaptım, daha kafamda birkaç şey var akşamları dizi izlerken yapıyorum onları da. Bu arada bir dizi tavsiyesi de vereyim, yeni izlemeye başladığımız Psych dizisi. Aslında 2006 dan beri oynuyormuş, çok komik bir dizi. 

Bazen aklıma takılan bir husus da kendimi tam anne gibi hissedememek. Bazı kişiler hamileliğin ilk anlarından itibaren sanki bebekleriyle daha yakınlar, bıcır bıcır konuşuyorlar falan. İçimde öyle aman aman sevgi patlamaları hissetmediğim için kendimi suçluyorum. Belki görmeyi dokunmayı bekliyor bu hislerin canlanması, kimi kişilerde öyle olurmuş. Sevdiğimi hissediyorum, düşünüyorum, merak ediyorum, konuşuyorum hayal kuruyorum ama gözüme az geliyor nedense. Bakalım Helo ile birlikte benim de annelik hislerim doğacak mı?

Bu haftaki yazımı akşam söyleyip kendi kendime göbek atarken, eşimin tuhaf bakışlarını yakaladığım şarkıyla sonlandırmak istiyorum.

Kaşların arasına dom dom kurşunu değdi, dom dom kurşunu değdi.
Bir avcı vurdu beni oy bir avcı beni yediiiii.... :)

Yani anlayacağınız deli hallerim devam ediyor.

29 Ocak 2012 Pazar

27 Ocak 2012 Cuma

In Progress

15:33:00 7 Comments
Eşim haftaya İstanbul'a gideceği için, onunla göndermek istediğim kapı süsünü bitirmeye çalışıyorum. Hamile olan çocukluk arkadaşım için. Aramızda 7 hafta var (benden sonra) ama herhalde doğumu sırasında ben yakınında olamam, şimdiden göndermeli. Son halini yeniden fotoğraflarım, bazı kısımları hala düşünme aşamasında :)

Bitmiş haline burdan bakabilirsiniz.

26 Ocak 2012 Perşembe

Kendin Yap: Buzdolabı Dekoru

12:16:00 6 Comments
Bu fikir çok önceden beri aklımda, ama İstanbul'daki buzdolabım griydi ve desen kendini göstermiyordu. Burada beyaz olunca zaman kaybetmeden denemek istedim.

Aslında biraz önce aceleyle yaptığım için çok düzgün olmadı, diğer yandan biraz karikatüristik havada olmasını istiyordum, oldu da. Nasıl yaptığıma gelince, oldukça basit.

Streç filmi yazı uygulamak istediğiniz alana yapıştırıyorsunuz, üzerine de keçeli yada tahta kalemiyle yazıp çiziyorsunuz, bu kadar. Silinebiliyor ve sıkıldığınızda hemen değiştirebiliyorsunuz. İster benim gibi yazı, resim yapın, ister günün menüsü, ister alışveriş listesi. İsterseniz güzel bir sticker deseni. Bizim buzdolabının ön tarafında alışveriş listesinin yazdığı ve ikimizin de içinden geldikçe yaptığı komik resimler var.

Yan tarafı ise masada oturduğumuzda arkamızda dekor olsun diye, bu tabloyu yaptım :)

Buzdolabının alt kısımları, bulaşık makinesinin önü komple kaplanarak, her yeri boyamak isteyen minikler için tahta olarak kullanılabilir. Anneler mutfakta meşgulken, çocuklar da gözlerinin önünde yazıp çizsin diye. Üstelik renkli tahta kalemleri de var.

Streç film bir miktar silinmeden sonra bozulabiliyor (okullardaki beyaz tahtalar gibi) bir süre sonra yenisini yapıştırabilirsiniz.

24 Ocak 2012 Salı

Egehan...

15:13:00 9 Comments

Küçük ablamın küçük oğlu, yaklaşık 8,5 aylık. Facebook'a koydukları bu resmi görünce onu çok özleyen teyzesi burada da paylaşmak istedi. Çok tatlı çok, inşallah Helocum da abisi gibi tatlı olur :) Bol bol onu seyredeyim

Not: Altta iki üstte bir dişi çıkmış (ben göremedim), üstteki ikinci de yolda.

23 Ocak 2012 Pazartesi

30. Hafta,Yıkama ve Ütüleme Haftası

15:39:00 19 Comments

Genelde bebeğin çamaşırlarını yıkamak için 30. hafta erken aslında. Çoğu kişi 35 e kadar bekliyor. Ancak burada yalnız olduğumdan ve yardım edecek kimse olmadığından biraz erken başlamaya karar verdim. Annem de telefonda yavaş yavaş başla demişti, eğer acil bir durum olursa hazır olsun diye. Tabi umarım acil bir durum olmaz, hep dua ediyorum bunun için.

İki makine kıyafetleri yıkadım, bir makine de battaniye, nevresim gibi şeyleri. Tabi tamamen dolmuyor makine. Birkaç tane de nispeten koyu renkli kıyafetler kaldı, onları ayrıca yıkamam lazım belki boya salar diye. Eşim de İstanbul'a gidip bir valiz daha eşya getireceği için onları şimdilik bekletiyorum. Resimde görüldüğü gibi çoraplarına varıncaya kadar ütüledim. Bu sabah da nevresimleri ütüledim ve nasıl olduğunu görmek için serip fotoğrafladım.


Renkli nevresimler annemle ikea kumaşlarından yaptıklarımız. Yalnız bunları ütülemekte çok zorlandım, minik kıyafetler daha kolaymış. Yumuşatıcı kullanmadığım için mi yoksa kumaşından mı bilemeyeceğim tam da düzgün olmadı. Artık komple sermeden önce (fotoğraf çektikten sonra kaldırdım) yeniden ütülerim.


Çift yönlü diktiğimiz için farklı görünümlerde resimledim. Blogumu aile üyelerinden birçok kişi takip ediyor, onlar da merak ediyorlar nasıl olduklarını. Aslında tam anlamıyla yerleşmiş olmasam da onlar görsün diye resim çektim. Mesela şu anki fotoğraflar gözüme oldukça boş geliyor.


Aşağıdaki set de bebek beşiğiyle aldığım set, krem ve kahve tonlarında. Etrafında komple beşik koruyucu var. Bunu pek sevmiyorum beşiği kapadığı için, sanırım komple değil de kısmen saracağım. Bu setin renginin böyle soft olmasını özellikle tercih ettim. İlk zamanlarda yumuşak tonların bebeği pek yormayacağını düşünüyorum. Zira bir sürü yeni şeyi öğrenmek zorunda kalacak. Sakin huzurlu bir beşik olsun.


Ben ütü yaparken Helo'nun keyfi yerinde. Ayakta durmamı çok seviyor (ayakta ütü yapıyorum), mesela sabahtan beri şu postu yazmak için oturdum ilk defa başladı tekmelemeye, gezmemi istiyor hanımcım. Gerçi ben de seviyorum hareket halinde olmayı ama 3-4 saat ayakta durunca artık bacaklarım ağrıyor.


Bu hafta eksik eşyalarımızdan, bebek krem-şampuan setimizi tamamladık. Sebamed'in şampuan, sabun ve pişik kremini aldım. Bir de daha önce deterjanını aldığım Bupi (çok memnun kaldım çamaşırlarını onunla yıkadım, nevresimlerinde Dreft'i kullanmıştım, kokusu bana ağır geldi, sanırım onu baya büyüyene kadar kullanmayacağım) aynı zamanda bebek losyonu, şampuanı gibi şeyler de üretiyormuş. Tamamen doğal olduğu için vücut şampuanı ve vücut sütü aldım o markadan. Sütü karnımda denedim çok beğendim.

Bir de aşağıdaki resimde ayakkabının altında serili olan pamuklu bezleri (farklı desenlerde 4-lü set, 1. resimde 4ü de gözüküyor) aldım ki her yere giderken çantada bulunması için ideal, bir de Helocuğumun ilk kitabını aldık yine bezden (aşağıdaki resimde)


Eşim bebeğin tekmelerini hissediyordu ama genelde en büyük tekmeleri hep kaçırıyordu, bu hafta nihayet şahit oldu. Kulağını karnıma koyup dinlerken birden Helo güçlü bir tekme attı ve onu da titretti :) Hemen bana sordu sen mi yaptın o mu diye, yooo dedim tabi ki o yaptı, bayağı şaşırdı Cem de.

Artık rakamlar 30 a döneceği için bu haftanın gelmesinden korkuyordum ama moral olarak iyi hissedince farketmiyormuş. Hala yapacağım çok şey var ama elimden geldiğince yapacağım, bir yere kadar elimizde herşey, sonrası biraz kısmet. İyi hissetmemde tekrar kitap okumaya başlamam da var tabi. En son istanbul ziyaretimde 3-4 kitap bitirmiştim, buraya getirememiştim valizde yer olmadığından. Eşim de yeni yıl hediyesi bana Kindle almıştı ama elimize ulaşması biraz gecikti. Bu hafta gelince, ilk üç günde üç kitap bitirdim, şimdi normal hızıma döndüm yine (4. kitaptayım, bir haftada 3,5 kitap iyi herhalde). Öyle özlemişim ki kitap okumayı, kitap okumaya başladım, ilk sayfalarda kalbim yerinden çıkacak gibi güm güm attı, bu halime kendim bile şaşırdım doğrusu.

Kitap okurken bütün gün okuduğumu sanmayın, gün içinde dinlenmek için uzandığım küçük molalarda ve yatmadan önce okuyorum. Ancak çok hızlı okuduğum için olsa gerek, çabuk bitiriyorum.

Mide yanmalarımın geçen hafta bittiğini söylemiştim. Doktorun verdiği hapı sürekli kullanmadım sadece iki kere aldım ve bir daha almadım. Ya kendiliğinden geçti ya da ilaç işe yaradı ve kesti bilemeyeceğim. Şu an çok iyiyim (maşallah-zira hamileliğimin tamamında yaşadığım en kötü deneyim bu yanmalardı) ve gece uykularım da yanmalar geçince düzelmiş oldu.

Hamilelik her döneminde ayrı bir heyecan ayrı bir zevk veriyor insana. Uzun zamandır kocaman karnım olunca artık normal olmak nasıldı, yüzüstü yatmak nasıl birşeydi unuttum. Sanki hep böyle kalacağım gibi geliyor. Yatakta bir tarafımdan diğer tarafa dönmem öyle uzun sürüyor ki aklıma Stephen Hawking geliyor hep. Bir kitabında, karadeliklerle ilgili bir teorisini yatmaya hazırlanırken keşfettiğini söylüyordu. Ardından da ekliyordu, yatmaya hazırlanmam çok uzun sürüyor da ondan diye. Ben de şimdi bir taraftan diğer tarafa dönerken kafamdan bin tane düşünce geçiyor (yani oldukça yavaş). Cem de "eveeet karıcığım nihayet kendi ekseni etrafında bir turu tamamladı" diye alay ediyor :)

20 Ocak 2012 Cuma

Loading Baskılı Body

14:46:00 2 Comments

Bu baskıyı daha önce gördüğümde kesin yapacaklar listeme girmişti. Bu amaçla düz beyaz bir body almıştım ama tekstil kaleminin azizliğine uğrayıp yazının bir kısmı bozuldu. Şimdi pek içime sinmedi ama bir süre beklicem sanırım. Belki üzerine keçeden yada kumaştan aplike yaparım bilmiyorum .

Resimde de görüldüğü gibi kıyafetleri yıkayıp ütülemeye başladım yavaş yavaş. Şimdi yanımda bir askılık dolusu kıyafet daha bekliyor. 
Eğer bu baskıyı yapmak isteyenler olursa diye, yukarıdaki resmi yeni sekmede açıp kaydetmek mümkün.

18 Ocak 2012 Çarşamba

Kitap Tavsiyesi: Çocuklarda Beden Dili

12:39:00 6 Comments
Daha hamileliğimin başlarında sevgili Zozi'nin gönderdiği paketten çımıştı Samy Molcho'nun kitabı. Okuduklarım arasında bunu öyle çok sevdim ve faydalı buldum ki, kitaptan bazı kısımları alıntılamak istedim. Hamile arkadaşıma tavsiye ettim o da alıp okudu, eşim de okuduğunda çok yararlı buldu.

Kitap 4 çocuk yetiştirmiş bir babanın gözlemlerine dayanarak yazılmış. Bir metot kitabı gibi değil de daha samimi, resimlerle örneklendiği için kolay anlaşılır, okuması zevkli bir kitap. Tabi çok kalın olmadığı için tüm beden dili ifadeleri için bir açıklama sunmuyor, daha çok okuyanda bir öngörü-bilinç oluşturuyor diyebiliriz. Kitabı okuduktan sonra gözlemlediğimde, çevrede çocuklara çok yalnış davranıldığını, tepkilerinin yanlış yorumlandığını farkettim. Diğer yandan kitapta sadece çocuğun beden dilini anlamak değil, anne-babanın beden dilinin nasıl olması gerektiğine dair fikirler sunuyor.

Kitapta doğum öncesi, bebeklik, çocukluk (okul öncesi ve sonrası) dönemlerine ait ipuçları var. Buraya alacaklarım daha çok bebeklik dönemlerinden yazılar olacak.

Çocuklar işittiklerine değil, gördüklerine tepki verirler. Çocuklar için anne babanın beden dili, konuşmalarından çok daha etkili ve anlamlıdır. Bebekler ve küçük çocuklar, anne babalarından kendi beden dillerini anlamalarını beklerler. Anne baba onu anlamayı başaramadığında, çocuk gereksinimlerini ve duygularını açıkça ifade ettiğini, ancak anne babasının onları dikkate almak istemediğini düşünür.

Ne kadar hazin değil mi? Oysa anne babalar her zaman en iyisi için çırpınıyor. Mesela bir örnek

İlgili anne bebeğine biberonu verir, bebek de annesine minnetle bakar, biberonu emer. Bebek birden minicik ayağını kaldırıverir ve adeta fren yapar. Anne bu harekete dikkat etmez. Bebek küçük elini biberonu tutan annesinin eline koyar ve azıcık iter. Anne bebek ona dokunduğu için sevinir ve gülümser ama bebeğin ifade etmek istediği şeyi anlamamıştır. Çocuk öksürmeye başlar.Biberondan fazla süt geldiği için süt boğazına kaçmıştır. Anne ise buraya kadar çocuğun söylemek istediğini anlamamıştır.

Anne karnında sallanmaya alışkın olan bebek doğduktan sonra bu sallantısız ve dünyayı yatay pozisyonda algılamaya zorlanır.
Bebek birisi tarafından sallanmadığı takdirde paniğe kapılabilir. Panik olmuştur. Birşeyler yolunda gitmiyor duygusu hakimdir. Bu durumda annenin ona yaşadığını ve sağlıklı olduğunu göstermesi gerekir. Bu sebeple sallamak onu rahatlatır.Sallanma hareketi bildik bir sinyaldir, bebek artık "sakin olabilirim,gözlerimi kapatabilir uyuyabilirim, annem beni sallıyor, herşey yolunda" diye düşünür.

Ancak kitapta sallanmanın ritminin doğru olmasına da vurgu yapılıyor. Ritm annenin normal yürüyüşündeki ritm ile aynı olmalı, aksi halde daha çok panik yaratabilir.

Sallanma ritminden başka, bebek anne karnında iken annenin kalp atışlarının ritmine de alışkın hale geliyormuş. Doğduğunda ise bunun yerini tutması için ninni söylemek öneriliyor.

Doğumdan sonra bebeklerin uzaydan gelmiş gibi olduklarını görüyorum. Onlar için hala her şey büyük bir "ben"dir. Henüz ben ve ben olmayan arasındaki ayrımı yapamaz. Bir yenidoğanın sırt üstü yattığını, henüz kımıldamadığını fakat gözünün önünde birşeylerin belirdiğini varsayalım, bir el, bir yüz. Henüz bebek gözünün önünde beliren bu elin kendi eli mi, yoksa yabancı bir el mi olduğunu ayırt edemez. Gördüğü, hissettiği herşey "büyük ben"e aittir.

Büyük ben evresinin farkında olmak şu açıdan önemli imiş. Bebek dışardan ve içerden gelen hoş olmayan uyaranları (soğuk,sıcak, açlık,gaz vs) topluca benden geldiğini sandığı için bunları ayırt edemiyor ve panikliyor.

Süt çocuğu her rahatsızlandığında bağırır ve bağırdığında bir cevap alır. Süt çocuğu bağırma ve cevap alma arasındaki ilişkiyi anladığında, cevap almak için bağıracaktır.

Bebek, sinyal vermenin olumlu bir geri dönüşümü olduğunu anlar. Bağırıyorum ve açlığım gideriliyor, korkmama gerek yok.

Burada iki faktör önemlidir, eğer anne onu rahatlatacak bir tepki vermeden önce uzun süre bağırtıyorsa, bu süt çocuğu için şu anlama gelir; bir cevap alabilmek için uzun ve yüksek sesle bağırmalıyım....

...Bunu bilirsek ve bu nedenle bebeği daha ağlamaya başlamadan ve ilk rahatsızlık belirtilerinde emzirirsek, bebeğe ufak kıpırtı ve seslerle de iletişim kurabileceğini göstermiş oluruz. Çok fazla ağlamasına gerek kalmaz. Eğer bebeği ağlatırsanız, fazla sesli olmayan kıpırtıların yetersiz olduğunu düşünüp ağlamaya alışacaktır.

Kitapta çok güzel daha birçok konu var ancak yazı oldukça uzuyor. Bu yüzden dikkat çekici son bir örneği daha ekleyip bitirsem iyi olacak. Kitapta soğuk eller sendromu olarak dile getirilmiş olan iki farklı istenmeyen durumda çocuğun tepkisini anlamaya yönelik bir örnek.

Örneğin anne ellerinin soğuk olduğunun farkında değildir ama her alt değiştirdiğinde bu soğuk eller bebek için yeni bir şoktur. Bu durumda süt çocuğu iki farklı şekilde tepki verebilir. Ya annesi ona yaklaştığı her seferde ağlamaya başlar ve anne bunun sebebini bir türlü anlayamaz, ya da süt çocuğu ağlamaya korkar, çünkü eğer ağlarsa o soğuk ellerin kendisine dokunacağını bilir. Bebek için hangisi daha kötüdür? Islak popo ile kalmak mı, yoksa soğuk elleri hissetmek mi?

17 Ocak 2012 Salı

Titriye Hanım

13:18:00 5 Comments
Hamile kalmadan önce biraz göbeğim olduğu için güldüğüm zamanlar karnım titrerdi. Hatta uzanır vaziyette iken bu titremeler daha komik olurdu ve eşim sık sık beni güldürür, karnım titredikçe görüntüsüne daha çok güler, artık sesim çıkmayana kadar çatlayana kadar güldürmeye devam ederdi ki bunu da "Titriye kız ne güzel titriyorsun öyle" biçiminden cümleler kurarak, beni hem sinir edip hem güldürerek yapardı. Şimdi bile düşündükçe gülerim.

Şimdi göbeğim devasa boyutlara gelince titremeler daha bir enteresan olmaya başladı. Bundan birkaç hafta önce sakin sakin koltukta oturuyor, bilgisayara bakıyordum ve birden titreyip yerimde sallandığımı hissettim. Genelde böyle bir histe ilk aklıma gelen depremden kalan korkudur ve acaba deprem mi oldu diye irkildim. Biraz sonra gelen birkaç titremede anladım ki Helo tekme attıkça ben titriyorum. Ama öyle böyle değil resmen yerimde sallandım. İşin tuhafı bu tekmeler acılı değil ancak beni titretecek kadar güçlü. Şimdi hala zaman zaman titrememe sebep olacak tekmeler savuruyor.

Yani anlayacağınız babası tarafından takılan ünvanımı, kızı devam ettiriyor. Titriyanım geri döndü :)

16 Ocak 2012 Pazartesi

29. Hafta Mide Yanmalarına Son

12:50:00 6 Comments
29. Hafta bir önceki haftaya göre daha keyifli geçti diyebilirim. Sonunda hafta sonu kar da yağdı daha ne olsun. Sanırım salı günüydü daha önce internetten bakıp da beğendiğim beşiği almaya gittik. Eşimin iş yerinden arkadaşı benim tasarımcı çırağım Peter bizi götürdü, böylece alışverişte dil sorunumuz olmayacaktı. Ancak bir de ne görelim, mağaza sahibi adam şakır şakır ingilizce konuşuyor, Peter'a hiç gerek kalmadı. O bile ne tuhaf ülke, yabancılar polisinde tek kişi ingilizce bilmezken, küçük bir mağaza sahibi şakır şakır biliyor dedi. Neyse mağaza daha çok online satış yaptğı için kurulmuş halde çok çeşit yoktu. Ben en ucuz olan beşik eğer sağlamsa (başka bir yerde tıngır tıngır sallanıyordu) onu alırız değilse daha pahalısını alırız diyordum. Mağazada kurulu bir örnek vardı ve gerçekten çok sağlamdı. Üstelik beşik, beşik yatağı ve beşik uyku seti çok uygun bir fiyata kampanyalıydı, biz de o seçenekten faydalandık.

Burada çok çeşitli beşikler yok. Genelde ahşap ve çubuklu olanlar ya da portatif park yataklar var. Park yataklar belki kimilerine kullanışlı gelebilir ama benim hiç içime sinmiyordu etrafının kapalı oluşu nedeniyle. Yattığım yerden bebeği görebileceğim bir beşik istiyordum, bu yüzden parmaklıklı aldım.


Bir sonraki akşam Helocuğumun babası beşiğini kurdu. Ben de hatıra olsun diye fotoğrafladım. Beşiği koyduktan sonra, almayı düşündüğümüz büyük eşyalar bittiği için ve yatak odası biraz daha şekillendiği için çok duygusallaştık. Sanki aslında bebeğimiz bizimle yaşamaya başlamış ama şimdilik başka bir yere gitmiş gibi.


Henüz tam yerleşmedi, yukarıdaki resimde yığın halinde duruyor ama beşiği bu şekilde koymaya karar verdik. Asında dolabın olduğu yere beşiği düşünüyordum ama geçmeye çok dar yer kalacaktı. Şimdiki pozisyonunda yattığım yerden dokunabileceğim Helo'ya. 

Bebek yatağı olarak ise mağazada birkaç seçenek vardı. Bunlardan biri iç dolgusu hindistan cevizi olan bir yataktı. Normalde bebek yataklarının sert olması öneriliyor ve piyasada iç dolgusu farklı farklı (sentetik sünger yada organik) dış kılıfları farklı farklı (doğal dokulu, sentetik polyester, anti alerjik vs) yatak çeşitleri var. Ben fiyat farkının çok olmamasından dolayı biraz daha iyi olsun diye hindistan cevizlisini seçtim. İçini açıp baktığımda, ortada bir sünger alt ve üstte ise hindistan cevizinin ipliksi kabuklarından olduğunu gördüm. Dokununca sanki saman gibi hışırtılar geliyor ama doğal olduğu için daha sağlıklıymış.

Bir de beşik seti aldım ki içinde cibinliği de varmış. Daha önce hazırlamamıştım böyle birşey iyi oldu, pek süslü olacak köşesi. (ilerde önce sonra resmini koyarım köşemizin)

Perşembe günü de sabah doktor kontrolümüz vardı yeniden. Biz doktora gidince nedense odada herkesten çok daha fazla kalıyoruz. Bekleyen hasta döngüsü biz çıktığımızda bozulmuş oluyor ve kalabalık artıyor. Çıkınca herhalde bize çok kızıyorlar ama napayım. Özellikle vaktini almamaya gayret ediyorum halbuki.

Doktorum her muaynede önce eliyle vajinal kontrol yapıyor sonra da ultrasondan bakıyor. Vajinal muaynede rahim ağzının derinliğine bakıyor sanıyorum. Türkiyede bunu yapmıyorlar (belki sadece son haftalarda bilmiyorum) ama kontrol etmesine memnun oluyorum doğrusu. Tümüyle ilgilendiğini hissediyorum. 

Helocuğum 1200 gr a ulaşmıştı kontrolde. Doktor kilosunu çok beğeniyor ve annesi iyi besliyor diyor. Aslnda gebelik.org sitesinde o haftaya tekabül eden kilosu 900-1300 gr aralığında olmalıymış. Bizimki aralığın içinde gayet normal ama acaba diyorum Slovakya için toplu bir bebek mi?  Malum bunların beslenme alışkanlıkları kötü ve genelde incecik ve küçük karınlı oluyor hamileler. 

Mide yanmasını bu sefer doktora doğru tarif edebildik. Verdiği hapı kullanmaya başladıktan sonra tamamen geçti şikayetim.

Bir sonraki kontrolümüz 13 Şubatta olacak, sevgililer gününden bir gün önce. Bu sefer ultrasonda yine göremedim bebeği, doktor hep Ceme gösteriyor. Çıkarken de kağıtta vermiyorlar resmini. Ben de benim klasörüme ait tüm resim ve videoları almak için usb bellek götürdüm ama bir sorun oldu yükleyemedik ve alamadım. Biraz gördüğüm kadarıyla yüz fotolarını çekmiş bu sefer doktor. Yuvarlak tombiş bir yüz gördüm ama ayrıntılarını seçemedim. Veee bir de süprizi vardı bize Helo'cuğumun, meğersem birkaç gün önceki olağan dışı kıpırtılarının sebebi yeniden dönmesiymiş. Şimdi kafa yukarı dönmüş malesef. Ama doktor bunu garip bir durum olarak algılamıyor, ben de bu yüzden panik yapmıyorum, yeniden dönecek diye umuyorum.

Doğumla ilgili şeyler soracaktık ama zamanını fazla aldığımız için çok uzatmadım. Sadece onun da kliniğin karşısında bulunan hastanede doğum yaptırdığını öğrendik. Bu iyi oldu çünkü benim ve bebeğin geçmişini bilen bir doktorun elinde doğum olmasını tercih ederim. Tabi ayrıntıları daha sonra yeniden konuşacağız.

O gün doktordan sonra dm markete gidip bebek eşyaları için deterjan aldım. Biri aşağıdaki resmi bulunan deterjan. Bu tamamen doğal içerikli hiç bir koku maddesi içermeyen, rendelenmiş sabundan oluşuyor. Kutuyu kokladığımda arap sabunu gibi kokuyordu. 


Bir de tamamen iç sesime güvenerek Dreft isimli bir deterjan aldım, belki birini beğenmezsem diye. Meğer bu deterjan özellikle bebeklerin sebep olduğu tüm lekeleri çıkarmak için tasarlanmış kaka vs de dahil. Ancak bunun kokusu da olduğu için öncelikle deneme amaçlı Bupi'yi kullanarak bebek bezlerini yıkadım.


Bundan sonra sürekli böyle göreceğimiz çalışma masamın yanındaki çamaşır askılığı :) Yıkanmış çamaşırlar arap sabunu gibi değil de beyaz sabun gibi kokuyordu (aslında daha çok kokusuz diyebilirim) ve bu yüzden sevdim. Sanırım öncelikle bunu kullanacağım ama diğerini de bir kere denerim. Yavaş yavaş kıyafetleri yıkayıp ütülemeye başlayacağım.

Büyüyen karnımla birlikte artık sık sık dinlenme ihtiyacı hissediyorum. Yine de çok şükür belli bir ağrım yok. Doktorda tartıldığımda hamileliğin başından itibaren 7,5 kilo aldığımı gördüm (bu haftaya tekabül eden normal kilo alma sınırı 8-11 kg imiş) ve çok almadığım için sevindim. Bir de bu kiloları bu zamana kadar en başından itibaren yavaş yavaş aldım. Mesela bazı kişiler ilk üç ay kilo veriyor sonraki üç ayda kilo alıyor, başlangıçtan itibaren kilosu çok artmıyor belki ama "toplamda aldığı kilo= verdiği+onun üzerine yeniden aldığı kilo" oluyor. O zaman da benim baştan beri aldığım kiloyu son üç ayda almış oluyor, yani hızlı şekilde. İnşallah sonuna kadar sınırlar içerisinde devam eder kilo alımım.

Yazı çok uzadı ama son olarak da annemin bize söylediği çocuk şarkısından bir kuple :) yazayım. Ben çok seviyorum ve Helo'ya da söylüyorum. Devamı pek hoş değildi diye hatırlıyorum bu yüzden bende burada bitiyor şarkı

Bir küçücük aslancık varmış   )x2
Kırlarda ko ko koşar oynarmış   )x2
Annesi(babası) onu çok çok severmiş    )x2
Sen benim ca ca canımsın dermiiiiş    )x2

15 Ocak 2012 Pazar

9 Ocak 2012 Pazartesi

28. Hafta Zaman Dursun İstiyorum

12:56:00 11 Comments
Günler hızla geçiyor, ama yapacaklarım azalmak ne kelime artmaya devam ediyor. Nedense haftalar 30 lu sayılara dönünce daha hızlı geçecek diye düşünüyorum ve panikliyorum. Neyse ki dün çalışma masam için ofis koltuğu aldık ve artık daha uzun süre masamda oturabilirim. Bu zamana kadar normal sandalyede yastık takviyeleri ile oturuyordum ama kuyruk sokumumun ağrımasına neden oluyordu ve pek uzun süre çalışamıyordum.

Bu hafta hormonlarıma savaş açtığımdan beri daha iyiyim. Kendime bahaneler üretmeyi bıraktım. Gerçekten üzerimden bir yük kalkmış gibi oldu. Moral ve motivasyon açısından daha iyi hissediyorum. Hamileliğimin başından beri belli dönemlerde bazı mevzulara kafamı taktığımı farkettim. Hep önden gidiyorum elbette ama bir konuyu kafamda 3-4 gün düşünüyorum sürekli, artıları eksileri, kendi yorumlarımı, alternatifleri düşünüyorum ve bir an geliyor benim için o mesele bitiyor. Bir daha onu kurcalamama gerek kalmıyor.

Bu konulardan biri geçen haftalarda yazdığım lohusalığı yalnız geçirme durumu idi, şimdi kafamda tamamen çözüldü o mesele, hiç sorunum ve sıkıntım kalmadı, hazır hissediyorum. Yine daha önce doğum mevzusu idi (ki bu birkaç aşamadan oluşuyor, sancılar ayrı, doğum şekli ayrı) bunların da hepsini içimde çözdüm ve içimde hiç bir sıkıntı kalmadı. Elbette ki yaşamadığım için ne şekilde olacağını kestiremiyorsun ama hani elinden geleni yapar da kendini akışa bırakırsın ya, işte o akışa bırakma haline eriştim. Dolayısıyla çoğu mevzuda bir teslimiyet haline girdim, huzura erdim.

Son zamanlarda Helo'nun doğduktan sonraki hallerine ilişkin kafamda görüntüler dolanıyor. Bu halüsünasyonların ne kadar gerçeğe yakın olduğunu bilemiyorum elbette. Sanki doğmuş ve günlük aktivitelerimizi yapıyoruz, tutuyorum, uyutuyorum vs. Şu an gözümün önünde ona ait bir görsel var bakalım benzeyecek mi. Acaba sonradan yaşadığım bu haller için aa dejavu oldum diyecek miyim merak ediyorum. Cem'in de kafasında aynı benim gibi bir imge oluşmuş ama birbirimize pek anlatamıyoruz nasıl olduğunu, biliyoruz ama tarif edemiyoruz. Bir de aramızda düşünce yoluyla bir iletişim olduğunu farkediyorum son zamanlarda. Bazen düşüncelerime şaşırtıcı derecede uyan karşılıklar veriyor tekmeleriyle.

Geceleri hala uyanıyorum ama eskisi gibi kötü değil durumum. Şaşırtıcı ama gündüz uyumak gerçekten işe yarıyormuş. Ancak tabi ki her gün uygulayamadım. Fakat artık gün içinde yorulmaya başlıyorum, uyumasam da dinlenmek için uzanıyorum. Geceleri ise sağa sola dönmekte zorlanmaya başladım. Kalkarken de zorlanıyorum, ters dönmüş kaplumbağa gibi debeleniyorum bir süre. Doktorlar sola yatmayı tavsiye ediyorlar ama Helo'cum bu hafta pek fazla sola yatmama izin vermedi. O tarafa doğru eğildi sanıyorum ve ne zaman sola yatsam tekmelemeye başlıyor. Ben de rahatsız oluyor diye dönüyorum. Sağa ve sırt üstü (nispeten yüksek tabi) yatabiliyorum hala. Geceleri ise hala çok tekmeliyor ve genelde tık tık tık diye üçlü atışlar yapıyor.

Göbek deliğime dair pek bir değişiklik olmamıştı bu zamana kadar, son iki gündür deliğin derinliğinin azaldığını farkettim. Daha hala içerde ama küçüldü ve sıkıştı. Çatlaklar konusunda iyi gidiyoruz henüz hiç olmadı ancak çok ilginç bir durum var ki, göbeğin üst ve altında bulunan dikey çizgiler. Benim çizgilerim çok koyu renkte değil ama biraz garip. Alttaki düzgün bir doğru iken üstteki tanjant eğrisi gibi uzanıyor. (bknz tanjant eğrisi) tabi benimkinin sapma açısı resimdeki kadar fazla değil. Göbeğime her baktığımda kendi kendime gülmeme sebep oluyor. Zaten hamile arkadaşım ders çalışırken şimdiden kızı matematikçi yaptım diye şakalaşıyor :)

Şu anda da otururken tekmelediği gibi, ben oturuyorsam ya da yatıyorsam sürekli hareket halinde. Yürüyüp onu sallamamı istiyor hanfendi. Saatlerce gezeyim istediği o. Ben de yatarken kendi kendime sallanıyorum onu kandırayım diye ama kanmıyor tabi. Neyse farkettim ki bu sallanma bende otomatik refleks haline gelmiş yatar yatmaz bilinçsizce sallanıyorum gerekli gereksiz. Sonra farkediyorum napıyorum ben diye :)

Mide yanmalarım konusunda sizden de gelen öneriler dahil olmak üzere herşeyi denedim yine işe yaramadı. Geçen gün eşim doktorun bize verdiği işe yaramayan hapı araştırmaya başladı. Meğer o hap mide gazı içinmiş. Mide yanmasının ingilizcede heartburn olarak geçtiğini buldu ve slovakça karşılığını  araştırdı. Doktora Slovakça söyleyip ilaç isteyelim diye.  O kelimeyi yazınca hamilelikle ilgili bir çok slovak sitesi çıkmıştı  ve onlarda nane çayı önerilmişti. Gerçekten de kendi kendime naneli sakız çiğnediğimde nispeten işe yarıyordu. Hemen naneden çay yaptım ve içtim, öyle iyi geldi ki birkaç gün hiç yanma olmadı ve olunca da hafif oluyor. Şimdi ne zaman yanma olsa çay içiyorum.

Bu hafta içi yeniden doktor kontrolümüz olacak. Bu kontrolde doğumla ilgili bazı konularda konuşmak istiyorum bakalım? Bu ülkedeki hastane yapısı, imkanları, prosedürleri falan hiç bilmiyoruz, sadece eşimin işyerinden bir Nijeryalı arkadaşının eşi yakın zamanda doğum yapmış, ondan edindiğimiz bilgiler var o kadar.

5 Ocak 2012 Perşembe

Hormonlar ah Hormonlar

12:46:00 5 Comments
Hamilelik döneminde ne okursak okuyalım karşımıza bir hormon lafı çıkıyor daha ilk yazıda. Bu süreçte o kadar çok hormon mevzusu okudum, o kadar çok hormon öğrendim ki daha önce hiç farkında değilmişim. Şu haftalarda bu hormonlar artar, şu haftalarda azalır, mutluluk yapan hormon, ağlatan hormon, delirten hormon, küstüren hormon, eşleri soğutan hormon, o hormon, bu hormon .... böyle gidiyor.

Hormonların varlığını ve bizi etkilediklerini kesinlikle inkar edemem. Ne de olsa bilimsel olarak gerçekliği kanıtlanmış. Hatta son zamanlarda bu hormonların etkilerine sırtımı dayayıp da, yok canım bu hallerim hormonlardan, yoksa böyle olmazdım diye içten içe sığınma noktası bile yaptığımı farkediyorum kendime.

Sonra düşündüm, hatta bu yazıyı iki gecedir uyandığımda aklımdan yazıyorum. Tabi bu düşüncelere varmamın sebebi, zamanın hızla geçerken benim hormonlara suçu atarak kendimi tembelliğe vurmam. Zaman daralıyor icraat yok, yeter bu miskinlik deyip silkinmem lazım.

Gerçekten düşünüce herkes bu hormonlardan aynı derece etkilenmiyor. E tabi onun da açıklaması var, onun hormon seviyesi düşük olabilir. Ama bence başka bir mesele daha olabilir. İnsan sadece biyolojik bir canlı değil aynı zamanda "düşünce & beyin gücüne" de sahip. Deney yapılan fareler tavşanlar için durum farklı, hormonların etkisiyle tamamen güdüsel hareket ediyorlar, ama insanda irade gücü var ki bizi farklı yapan bu.

Mesela düşünce gücüyle hislerimizi etkileyebileceğimizi biliyoruz. İki insan aynı olaya aynı tepkiyi vermeyebilir, aynı hissi duymayabilir. Bunun sebebi o olayın kişide ne düşündürdüğüdür. İki kişi de farklı şeyler düşünür, farklı şekilde empati yapar ve sonuçları farklıdır. Belki işte bu düşünceye bağlı olarak hormonların seviyesi ayarlanıyor ve ona göre hislerimizin coşkusu belirleniyor ama sonuçta tamamen düşünce gücünden bağımsız değil.

İyi niyetli hormonlara sözüm yok, ama ne bileyim üzen,ağlatan, alıngan yapan, miskinleştiren, küstüren, soğutan hormonlara karşıyım. Bunları irade gücümle azaltmaya, yapabilirsem yok etmeye karar verdim. Yapacağım ilk iş de böyle hissettiğimde en azından suçu hormonlara atıp kaçmayı seçmemek, meseleyi irdelemek, gerekirse kocayla konuşmak olacak. Dışardan bakanların değerlendirmesi daha doğru olabilir. Diğer yandan hormonların etkisinde ve yönetiminde olmak benim doğama ters, vücuduma, nefsime hükmedemiyorsam yakınlarıma ve topluma ne hayrım dokunur?

4 Ocak 2012 Çarşamba

Cevizli Ezme

13:52:00 6 Comments

Burda bir çok yiyecekte olduğu gibi kahvaltılık seçenekler ile de ilgili sıkıntı yaşıyoruz. Çok sayıda peynir çeşidi varken, zeytinler kötü, ekmeğe sürmek için ise tatlı seçenekler ağırlıklı. Tabi domuz içeren ezme, sos gibi şeyler de var ama onlar tabi ki kapsam dışı.

Böyle olunca ben de kendim çeşit yaratmaya çalışıyorum. Cevizli ezme de sıklıkla tükettiğimiz bir seçenek. Aslında gerçekten böyle mi yapılıyor, yoksa asıl tarif bu mudur bilmiyorum. Yıllardır yaptığım için benim elimin alıştığı ve damak tadımızın beğendiği tarif şöyle.

Ben az miktarlarda yapıyorum ve genelde bir küçük bal kavanozu doluyor. Bunu bir haftada tüketiyoruz, yazacağım ölçüler bu miktarı içeriyor.
  • 3 yemek kaşığı salça
  • 1 yemek kaşığı zeytinyağı
  • Küçük bir soğanın yarısı, orta boy ise dörtte biri
  • 2-3 diş sarımsak
  • Bir avuç kadar dövülmüş ceviz (ben cevizi en son ekliyorum, kıvamı istediğim koyuluğa gelene kadar)
  • Mutlaka kimyon
  • Karabiber -tuz
  • Kekik
  • İstenilen miktarda acılığı verecek kadar pul biber.
Bütün malzemeleri karıştırıp, kavanoza yada kapaklı bir kaseye koyuyorum. Soğanların mümkün olduğunca ince kıyılması gerekiyor, cevizler de ne kadar iyi dövülürse o kadar iyi, resimdeki cevizler biraz büyük kalmış benim.

Bu karışımın özellikle ceviz eklenmemiş halini, sos olarak kullanmak mümkün. Cipsler, krakerler gibi. Biraz önce poğaça yaptım, iç malzemelerini değişik değişik koydum mesela. Bir kaç tanesine de bu cevizli ezmeden yaptım.

Fırına kavuştuk ya, hamur işleri denemeye başladım. Ancak buranın suyundan mı unundan mı anlamadım hamur kabarmıyor. Bugün yaptığım hamuru İstanbul'da çokça yapardım ve mayalı hamur öyle kabarırdı ki burda aynı tarif sönük kaldı. Galiba undan kaynaklanıyor çünkü un, bildiğimiz uçuşan un değil baya şeker gibi ağır tanecikli. Değişik unlarla değişik denemelere devam edeceğim.

3 Ocak 2012 Salı

İki Tema

17:16:00 3 Comments

Bu aralar tema konusunda eski performansımı gösteremesem de, şu anda bir çok yarım kalmış işimi birer birer bitirmek üzereyim. Yakında daha başka tasarımlar da göreceksiniz. İlk biten tema yine bir kurabiye blogu ama  bu sefer biraz farklı bir çalışma oldu. Biraz daha web sitesi havasında çalıştık ve özellikle headerda yer alan sosyal medya ikonları, daha çok wordpress tasarımlarda görülürken bloggera da uyarlayabildim. Bir diğer özelliği ise sevimli ve sevimli ikonu. İkon tasarımı ve zaman zaman değişecek olan üstteki resimleri (şu anda yılbaşı resimleri var) orjinal bir site oldu. Buradan siteyi ve güzel ürünlerini inceleyebilirsiniz.


Bir diğer tasarım da birçok annenin yakından tanıdığı Psikolog Iraz Toros Suman'a ait. Aslında tasarım olarak çok fazla yeni birşey yapmadım, çünkü mevcut kartvizitinde yer alan logo ve karakterleri tamamlayan bir site olmalıydı. Yine de ilavelerim oldu tabi ki. Bir wordpress sitesi olduğu için, özellikle yeni bazı özelliklerini keşfetmeme vesile oldu. Wordpress çok geniş imkanlara sahip olduğundan, ihtiyaç duyulmadığı takdirde yeni özellikleri ve eklentileri keşfetmek çok zor oluyor. Bu site sayesinde, bazı yeniliklerden de haberdar olmuş oldum.

2 Ocak 2012 Pazartesi

27. Hafta Aklımı Kaybettim Hükümsüzdür

13:16:00 17 Comments

Geçen haftanı şüphesiz en büyük olayı, bir önceki haftadan ertelemek zorunda kaldığımız GTT test idi. Salı günü erkenden bu işi yapmaya karar verdik, zaten laboratuvar da 7,5-9 saatleri arasında çalışıyormuş.

Daha önceden doktorun önerisiyle eczaneden bir kutu içinde glukoz almıştık, onu yanımızda götürüp sulandıracaklar ve onu içecektim. Ancak kutu 250gr glukoz içeriyordu. İnternette araştırdığımda Türkiye'de bu testlerin genel olarak önce 50gr lık şekerle yapıldığını ve bir saat sürdüğünü, eğer sorun çıkarsa daha fazla şekerle tekrar daha uzun süreli olanlarından yapıldığını öğrenmiştim. Bizim kutunun 250 gr olması gözümü çok korkutuyordu ve ne kadar verecekler acaba diye düşünüp duruyordum.

O gece yine pek uyuyamadım. Zira gideceğimiz labarotuvar da hastanenin labı ve kesinlikle ingilizce bilmiyorlardır, nasıl anlaşacağız, bana hepsini mi içirecekler vs derken kabuslar eşliğinde sabahı ettim. Gittiğimizde kadınla zar zor anlaşarak teste alındım. İlk etapta bana bir plastik bardak ile ucuna serum hortumu (baya büyük bir parça) takılmış anahtar verdi. Tamam idrar testi istiyor da bu hortumla ne yapacağım acaba, kan alacak da kolumu mu sıkacağım falan bir süre duraksadım. Meğer tuvalet kilitliymiş de bu tuvaletin anahtarıymış, böyle serum hortumuna bağlı olunca garip oldu tabi. Neyse tuvaleti bulduk, numunemizi aldık kadına geldim. Parmağımı jiletle delip kan aldı ve ardından şekerli suyu verdi. Sanırım 500 ml lik su içtim çünkü 2,5 bardak çıktı ama içinde ne kadar şeker koymuştu bilmiyorum. Kutunun üzerinde (anlamıyoruz ama rakamlardan 500 ml ye 80-100 gr şeker koyun gibi bişey yazıyordu) acaba öyle mi yaptı bilemiycem. Sadece eğer 100 gr koyduysa 250 gr dan kalan miktar nerde bilmiyorum.

Neyse suyu içtim, son bardakta zaten akşamdan aç olduğum için biraz zorlandım, aman dedim sık dişini bir daha aynı şeyle uğraşmak zorunda kalmayayım. Bir saat beklememizi söylediler ve eşimle beklemeye başladık. Daha önce söylediğim gibi birkaç video seyrettirmiştim Cem'e. Bir saat boyunca bunlardan konuştuk geçti. Bir saat sonunda benden yine kan ve idrar örneği aldılar. Tam bitti gideceğiz sanıyordum ki bir saat daha beklememizi söyledi kadın. Bu sefer biraz daha zor geçti açlığım dayanılmaz olmaya başlamıştı ama neyse ki dayandım ve sürenin sonunda yeniden kan ve idrar ardından serbest kalabilecektik. Ben hemen yanımda getirdiğim muzu yedim, 15 dakka daha sonuçları almak için bekledik ve alıp çıktık. Yukarıdaki resimde de sonuçlarım görünüyor. İlk üç değer 0. 1. ve 2. saatlerdeki kan değerlerini, son üçü de idrar değerlerini gösteriyor. Doktora daha göstermedik ama limitlerin altında göründüğü için rahatladım doğrusu.

Bu testle birlikte galiba tüm testleri geçmiş oluyorum, bundan sonra doğum kontrolleri olmalı, ancak bu konuda da daha hiç bir konuşma falan yapmadık doktorla.

Bu hafta daha önceki günlerde nadiren olan mide yanmalarım felaket derece arttı. Kendimi ejderha gibi hissediyorum, mide,  mide borusu komple yanıyor ve internette ne önerildiyse denedim geçmedi. Geçen kontrolde doktordan bir hap almıştık o da işe yaramadı (ama doğru anlatabildik mi derdimizi diye düşünüyorum şimdi, emin değilim) Annem kendi hamileliğinde türk kahvesini kuru kuru yediğini söylemişti, kahve asitli olmasına rağmen iki gece onu denedim işe yaradı. Ama galiba buna sebep olan asıl sorun hala çok hızlı yemek yemem ki nedenlerinin en başında bu yer alıyor. Eski zamanlardan kalan alışkanlığımı değiştiremedim ve aynı porsiyonu eşimden çok önce bitiriyorum :(

Evet geceleri uyanmaya yine başladık, daha doğrusu uyuyamamaya. Kızım gündüz neredeyse bütün gün uyuyor geceleri horon tepiyor. Bu alışkanlığını sonradan da devam ettirmesin diye şimdiden karı-koca çözüm aramaya başladık. Uyku uykunun besinidir diyerekten normalde hiç gündüz uyumadığım için gündüzleri 1 saat kadar uyumaya karar verdim, dün bunu biraz denedim ve bu gece çok güzel uyudum nihayet.

Kaç gündür uykusuz oluşumun etkisinden midir, yoksa hamilelikten midir nedir, şapşal hallerim geri döndü yeniden. Yılbaşı günü alışveriş merkezine gitmiştik (bir önceki gün eşime beğendiğim yılbaşı hediyelerini, onu yanımda götürerek almak için, süpriz yapamadım sonradan olmaz yada beğenmez diye). AVM de dükkanların yerleşimini gösteren haritayı dokunmatik bilgisayardan yapmışlar ve bir yuvarlak nokta şu an burdasınız diye yanıp sönüyor. Ben de o nokta hareketli ya ne desem beğenirsiniz, "aa aşkım ya bu cihaz bizi nasıl takip ediyor böyle, nasıl da anladı nerede olduğumuzu" deyiverdim. Sonra da Cem'in dilinden kurtulamadım günlerdir. Helo'ya diyor ki kızım annenin aklının hepsini alma biraz da ona bırak :)

Bu akılsız hallerim bir açıdan çok hoşuma gidiyor çünkü böyle sarhoş olmuş gibi sürekli kikirdiyorum, inanın hayatım boyunca hamileliğimdeki kadar kahkaha atmamışımdır herhalde, kendi kahkaha atışımın nasıl bir şey olduğunu hiç bilmediğimi farkettim.

Yılbaşı günümüz de evde, arada İstanbul'a canlı bağlantıyla, evin kültür ve eğlence bakanı olan eşimin seçtiği güzel bir animasyon filmini seyrederek, meyve cips vs ile geçirdik. Son dakikada yine rutinlerimi yaptım, kocamla pencere önünde havai fişekleri seyrettik. Burada havai fişek olayı biraz abartılıyor. Evin penceresinden birçok noktadan atılan fişekleri görebiliyoruz ama bir saat sonunda hala atılıyordu düşünün. Üstelik insanlar kendileri fişek alıp da atıyorlar, yoldan, balkondan, çatıdan... Yan balkondan bile attılar. Hatta gecenin bir yarısı uykudan uyandım seslere (saat 3-4 falan olmalı) sanırım eğlenceden dönenler bir posta daha atış yaptılar.

Geçenlerde yazdığım yazıda Helo'nun eşyalarını döktüm ortaya ama eksikler de hatırıma gelmiş oldu böylece. Bebek bakım ürünlerinin daha önce öneriler doğrultusunda Mustela olmasına karar vermiştim. İstanbul'dan alacaktım ama koşturmaktan ona zaman kalmamıştı. Sanırım Mustela Amerikan markası ve burda amerikanın emperyalist etkisi fazla görülmüyor, yani amerikan ürünlerini bulmak zor. Bir diğer seçenek olarak aklıma Sebamed gelmişti (Alman ya ondan var), daha önce kendim de kullanmıştım, memnundum falan belki olabilir diye araştırmştım. Onun da iyi bir ürün olduğunu okuyunca ( aslında bu tip yorumlar beni hep tedirgin ediyor bir yerde, kimine iyi gelen ürün diğerine gelmiyor, kimi bebek hiç birşeye ihtiyaç duymuyor vs) Sebamed'den birkaç ürün almaya karar verdim. Şansıma o gün Tesco'da Sebamed'in bazı ürünleri %50 indirime girmesin mi? Ama anlamak ne mümkün. 4-5 dilde yazılmış ama hiç bilmediğim doğu blok ülkelerinin dilleri, bir ipucu dahi çıkartamıyorum. Ben de resimlerini çektim evde baktım hangi ürün neymiş diye. Ertesi gün (işte yukardaki avm günü) almaya gittik. Ancak her üründe yokmuş indirim, sadece bebe yağı aldım iki tane, bir de şampuan ve pişik kremi alayım diyorum ilk etapta, sonra duruma göre bakarız.

Ha bir de markette Pampers'ın premium care ürünü en büyük boy 20 eurolardan 12 euroya inmiş bir paket aldım yenidoğan boyundan, başlangıçta kullanmak için.

Daha alınacak, yapılacak çok şey var. Bütün bu hazırlıklar beni heyecanlandırsa da kendimi o kadar kaptırmış hissetmiyorum, çünkü kafam sürekli doğum sonrasını düşünüyor şu an. Eşimle tek başımıza bu durumla baş edebilecek miyiz, yanımızda kimse olmayacak nasıl olacak, bir yandan bebeğe bakarken bana bakacak kimse olmayacak, üstesinden gelebilecek miyiz gibi konuları düşünüyorum ve bol bol dua ediyorum. Allah büyük, umarım bir yolu bulunur ama kocaman ailesinin ertafında pır döndüğü hamileleri de çok kıskanıyorum doğrusu. Napalım bu bizim seçimimizdi ve sonuçlarına da katlanıcaz, herhalde bunu yaşayacak ilk kişi ben değilim, inşallah bu süreci de bebeğimiz için doğru olan şekilde ve kişiliğimize yeni değerler katmış olarak atlatabiliriz.