30 Aralık 2013 Pazartesi

Herkese Sağlıklı Bir Yıl Olsun

18:20:00 22 Comments
Yarın geleli bir hafta olacak fakat henüz pek bişey anlamadık. Helocum yine hastalandı. Günlerdir halsiz ateşli yatıyor ve ne yazık ki hiç bir ilacı bünyesi kabul etmiyor. Bir şekilde içirmeyi başardığımızda ise bir kaç saniye sonra midesinde ne varsa çıkarıyor. Bu durum doğduğundan beri böyle, bütün hastalıkları ilaçsız geçiriyoruz. Tek verebildiğimiz fitil ve ağır durumlarda da iğne oluyor :( Belki ilaç içmemesi bir açıdan iyi ama zaten doğru dürüst yemediği için başka takviye de almamış oluyor ve hastalık normalden uzun sürüyor. 

Belki paranoyakça ama bazen ani bir şekilde kızımı kaybedersem ne yaparım diye zihnimden geçiriyorum. O zaman gerçekten gözyaşlarım akıyor ve delirecekmiş gibi hissediyorum. Allah eksikliklerini göstermesin, tüm evlatları anne babalarına bağışlasın. Hiç hasta olmasalar keşke demek geçse de içimden, mümkün değil bu. Dermansız hastalık vermesin inşallah.

Bu yıl ülkemiz için hiç iyi geçmedi. Umarım yeni yılda hepimiz huzura kavuşuruz. Bazı kişisel dileklerim de var elbet yeni yılda olmasını istediğim. Kısmet bakalım neler yaşayacağız. Sağlık, huzur eksik olmasın da gerisi bir şekilde elbet olur.

Mutlu seneler herkese.

Sevgiler




24 Aralık 2013 Salı

21.Ay Mektubu; Hepimiz, Beraber, Bitane, Birsürü...

01:11:00 5 Comments
Ömrüm;

Bir ay daha geçip gitti bile, zaman ne kadar da hızlı akıyor. Hele son aylarda günler sanki daha da aceleci davranıyorlar. Bu ay genel olarak yine bol bol oynadık, konuştuk, gezdik ve öğrendik. Sana öğretirken biz de senden çok şey öğreniyoruz ve seninle yeniden hayatı keşfediyoruz. Fakat bu sefer daha sıkı sarılıyorum ona, bunca yıl okul, iş ve gündelik telaşlardan tadını çıkarmayı öğrenememişim. Seninle beraber her anın keyfini çıkarmaya çalışıyorum şimdi. Beynim adeta iki işleve sahipmiş gibi çalışıyor, bir yandan seninle "an"a dahil olurken, bir yandan uzaktan seyrediyorum.

Bu ay konuşmaların artık hiç kesilmez şekilde arttı. Uykunda bile konuşuyorsun. Söyleyecek şeylerin bitince durmadan abıka, bıdıka, gibi kelimeleri aralıksız motor gibi dakikalarca sayıyorsun. Bu akşam mesela, konuşmaktan bir türlü uykuya geçemedin. Ağzını kapıyorum yok, fermuarları kapadık uyu diyoruz yok, başım şişti vallahi.

Bir hafta önce, daha beklemediğim halde iki (bazen üç) kelimelik cümleler kurmaya başladın. Öncesinde anne gel, anne bat (bak) gibi basit cümleleri kuruyordun ama şimdi her nesne ve eylem için, bir özne ve bir yüklemli cümlelere geçtin. Öyle şaşırdım ki bir akşam baban işten gelince ona da söyledim o da inanamadı :)

Bundan başka, başlıkta yazdığım kelimeleri geçen aydan beri öğrenmeye çalışıyordun. Özellikle oyun sırasında, lego adamlarını konuştururken kullanıyorduk. Bu ay bunları kavradın, doğru yerde, doğru şekilde kullanıyorsun artık. Hepiye(hepimiz) birden diş fırçalıyoruz, beyabe(beraber) elele yürüyoruz, bitaye (bitane) adam kağbouldu (kayboluyor), kitabında ikiye (iki tane)  zürafa var, bissüyü (birsürü) ouncak var.

Bunlardan başka diğer söylediklerini kaydetmeye yetişemiyorum zaten çoktan vazgeçtim.

Aramızdaki ilişkiye gelince hala uyumluyuz diyebilirim. Elbette ki inat zamanların oluyor, genelde fazla zıtlaşmıyorum ama mecbur kaldığım zamanlarda mantıklı açıklamaları dinliyorsun en azından ve çoğunlukla anlıyorsun bizi, çok şükür.

Seni çok seviyorum meleğim.

Annen, Paris


21 Aralık 2013 Cumartesi

PARIS

19:24:00 5 Comments
Doğrusu Paris'i illa göreyim diye bir hevesim yoktu. Bu tavrıma yakınlarım çok kızıyor. Ne güzel işte şanslısın, keyfini çıkar diyorlar. Böyle aşırı hevesli olmadan bir çok ülke gördüm, belki de işin sırrı aşırı heves etmemekte.

Paris'te ilk dolaşmaya çıktığımızda havanın kasvetinden midir nedir, pek etkilenmedim. Ama sonra güneş batarken  tan yerinin renkleri, bu esnada Eyfel'in görüntüsü gerçekten büyüledi. Paris'in romantizmini hissetmeye başladım.


Yakından çirkin uzaktan güzel acayip bişey bu kule. Yıllar önce pinterestte karlar altında bir fotosunu gördüğümde, sadece karlı halini görsem yeter diyordum. Belki yağar diye umud ettim ama olasılık görünmüyor. Yine de bu hali bile güzelmiş.

20 Aralık 2013 Cuma

İ.Ö ve İ.S

16:06:00 6 Comments
Biraz önce yemeğimi tıkınırken, bir yandan da kafamda yapmam gereken işleri düşünüyordum. Yarın sabahın köründe yola çıkacağız ve bi dünya işim var. Sonra Allahtan internet var diye iç geçirdim, hayatımızı ne kadar da kolaylaştırdı. Bir olay olsa mesela, fiber kablolara, uydulara zarar verse ve internet birden bire kesilse halimiz ne olur acaba diye kurmaya başladım. Herhalde şu anda bir çok dizi ve filme konusu olan uygarlığın birden bire bitmesi ile hayatta kalma mücadelesine girişen insanlara dönerdik internetsiz. O kadar içimize işlediğini düşünüyorum. 

Gerçi zamanla adapte olabiliriz, çünkü şu anki yaşayan neslin tamamı internetli dünyaya doğmuş değil. Eskiler internet yokken nasıl yaşadığımızı biliyor. Ben de onlardan biriyim. Önceden neyi nasıl yapıyorduk gayet iyi hatırlıyorum.

Kocamla birlikteliğimizin 15. Yılını bitirdik on gün önce. Onunla ilk tanıştığımızda bu kadar yaygın değildi internet, onlarda vardı ama bizde yoktu. Evde bilgisayarım bile yoktu değil internet olsun. Cep telefonu olayına da daha sonra geçmiştik. O zamanlar her akşam soğuk sıcak demeden beni aramak için telefon kulubesine giderdi, evden arayıp faturaları kabartmasın diye. Zira her gün en az bir saat konuşurduk. O zamanlar ankesörlü telefonlar için plastik magnetik telefon kartları vardı. 30, 60, 90 dakikalık falan. Konuştuktan sonra o kartları atmaz biriktirirdik. Öyle kalın desteler biriktirdik ki, hala İstanbul'daki evin bir yerlerinde duruyor olmalı. 

Okuldan çıkınca beni illa ki eve bırakırdı. Sonra da evine giderdi. Farklı yakalarda oturduğumuz için eve gitmesi iki saat sürer, gittiğinde 9 olurdu, bir de bir saat konuşurduk bunun üstüne oldu mu 10. Ondan sonra da doğru uykuya zaten. Yıllarca abartısız her gün sürdü bu. Deli miydik yok hayır, aşıktık :)

Düşünüyorum da şimdi flört etmek daha kolay. Görüşemediğinde skype den konuş, resimlerini gönder, anlık mesajlaşma programları ile mesajlaş, her şey minimum çaba gerektiriyor. Buna karşın eski büyük aşklar yok diye edebiyat yapabilirim ama hala var olduğuna inanıyorum, mesela bizimki :)

Eşimle bu yılki yıldönümümüz gümbürtüye gitti. Hatta bir haftaya yaymıştık kutlamayı, o gün yapamazsak diye. Sonuç; yine kutlayamadık. Bir gün çiğbörek yapmak, iki akşam yemeğinde alel acele şarap içmemiz dışında hiç bişey yapamadık. Akşamları da hep geç yatan Helo yüzünden sızıp kaldık. Yarından itibaren 4 gün Paris'te olacağız, orada kutlayabiliriz umarım. 


Şu anda içimden geldi yazmak, blogumu okuduğunu bildiğim için ona yazıyorum;

"Ben seni internetten önce sevdim aşkım, sevgimize o zor zamanlarda çok emek verdim, asla vazgeçmeyeceğim."

19 Aralık 2013 Perşembe

Okuduğum e-kitaplar ve e-kitap siteleri

17:16:00 15 Comments
Elimdeki kitapları tüketince tırım tırım ne okusam arayışına giriyorum. Hollanda'ya teslimat yapan bir iki kitap satış sitesi buldum ama henüz çok inceleyemedim. Satış sitelerinde gezinmek, seçmek çok zamanımı alıyor ve sadece kitap için değil, başka şeyler için de alışveriş sitelerini bu yüzden bir türlü gezemiyorum.

Diğer yandan e-kitapları okuduğum kindle  cihazım karanlıkta okumam için uygun değil (ışıklı modeller var mı bilmiyorum ama bizimkinde yok) ve ben de genelde gece uyumadan önce karanlıkta okuyor olduğumdan telefona yapışıyorum. Kindle için uygun formatta e-kitaplar genelde Amazon'da bulunuyor. Bir ara taramıştım fazla türkçe kitap bulamamıştım. Bulduklarım arasından da satın almıştım oradan ve onlar da çoktan bitti.

Eşim telefonun küçücük ekranından nasıl okuduğuma şaşırıyor ama öyle iştahlıyım ki okumaya farketmez benim için, nasıl olursa olsun yeter ki okuyabileyim.

İnternette e-kitap falan yazınca sürüyle site çıkıyor, bir çoğu satış sitesi, diğerleri tanıtım yazısını okutan devamı için tıklayın dendiğinde reklamlara bağlanan kazıkçı siteler. Bir kaç tane doğru düzgün kitap veren site buldum ve oradan okuyorum şimdilerde. 

Bunlardan hariç zipli veya torrent dosyası olarak e-kitap arşivleri var. Bu yazıda onlara değinmeyeceğim ancak doğumdan önce öyle bir arşiv indirip çoğunu okumuştum. Yıllar önce de benzer şekilde piyasadaki tüm fizik kitaplarını (ingilizce) toplayıp 3000 e yakın kitapla minik bir sanal kütüphane kurmuştum. O kitapların çoğunu taramış, bazılarını el altı yapmış durumdayım.

Neyse. Kitap okuduğum siteler şöyle.

Birinci site epubkitap.com

Tüm arşivi gezemedim (geriye giderken okumak istediğim kitaplar olunca kaldım) ama herkesin oluyacak bir şey bulacağını düşünüyorum. Şu anda bu siteden Amin Maalouf Doğunun Limanları'nı okuyorum ve bundan önce de Cengiz Aytmatov'un Cemile'sini ve Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sını okudum. Bu sitede pdf formatında olan kitaplar bilgisayara kaydedilebilir, doc viewer olanlar internet gerektiriyor.

İkincisi altkitap.net

Bu siteden de Doğan Pazarcıklı'nın Bir Hasta Sahibinin Hastane Günlüğü'nü okumuştum tam da gezi olaylarından hemen sonra. Kitap ülkemizin trajik hastane anlayışını eleştiriyor ve yer yer altını çizdiğim çok değerli bilgiler sunuyor. Ben çok beğendim.

Bu siteden birkaç kitaba daha baktım ama genelde ciddi konularda kitaplar olduğu için ve bu sıralar canım istemediği için yarım bıraktım. Daha sonra yine okuyacağım.

Bir diğer önerim ise Hermann Hesse'nin Siddartha'sı olacak. İstanbul'daki evimde bu kitap var ve defalarca okumuşumdur. 98 yılında eşimle tanıştığımızda onun bana okumam için vermesiyle başlayan Hermann Hesse tutkum, tüm kitaplarını temin etmeme, okumama ve hatta bazılarının ingilizcelerini okumama vesile oldu. Geçenlerde Günün Çorbası blogunun sahibi Yeliz, bu kitabı yazdığında yeniden Siddartha'yı okuma aşkım depreşti ve elimde olmadığından acaba internette var mıdır diye bakınca çok şükür buldum ! Öyle sevindim ki anlatamam ilaç gibi geldi. Son iki haftadır falan diğerlerine ek olarak aynı anda arada bunu okuyorum, kitabın içinde kayboluyorum, bitsin istemiyorum ama neredeyse bitecek.

Bu bir pdf dosyası sanırım bilgisayara kaydedilebilir fakat bana telefonda kayıt seçeneğini sormadı


Bu kitabı ararken aynı yazarın daha önce okuduğum başka bir kitaplarını da buldum, onları da ekleyeyim sonra okurum. 

Çarklar Arasında

Masallar

Keyifli okumalar.

Fırın Kağıdından Kapı Çelengi :)

00:17:00 3 Comments
Geçenlerde kağıttan kar tanesi süsü yaptığım anda bir de bu kapı süsünü yaptım. Aslında daha doğrusu biraz elden geçirdim.

Geçen yıl bu zamanlarda slovakyada iken bu süsü yapmıştım. Beyaz fırın kağıdını buruşturup çember haline getirmiş, şu an üzerinde gözüken simli kozalakları ve geniş altın renkli kurdeleyi eklemiştim. Bu süsü daha kullanamadan yamulup bozulmuş, şimdiki evde çatı katını boylamıştı.

Kapıya bir çelenk yapayım nasıl yapsam, çemberi hangi malzemeden oluştursam diye düşünedururken bu eski çelenk gözüme çarptı. Artık çember şeklinde durmadığı için bir iskelete ihtiyaç vardı ve onu sağlayıp biraz süsleyerek bitirdim. İskelet olarak da kızıma oynasın diye ucuna rafyaları bağladığım bir plastik çubuğu kullandım. Uzun zamandır evde onunla oynuyordu, hatta bu gün kaybolduğunu farketti :)

Yani kısaca

- balonların takıldığı plastik çubuklar var ya öyle bir çubuğu yuvarlayıp bağladım
- üzerine buruşturulmuş yağlı kağıt doladım
- daha önceden evde olan simli kozalakları bağladım ( siz de biraz sim ve uhu ile yapabilirsiniz)
- gözüme çok renksiz gelince kırmızı küreleri de bağladım
- rafyalar zaten çubuğun ucundaydı onları ortaya denk getirdim 
- kurdeleyi doladım ve fiyonk attım
- rafyaların bazılarının ucuna da daha önce ağaca asarım diye aldığım çanlı kürelerden bağladım. Aynı bu kürelerden 3-4 tanesini bir ipe bağlamışlar süs diye satıyorlar gayet iyi bir paraya.

Süsleme faslını evinizdeki malzemeye göre yapabilirsiniz. Ayrıca daha çok yağlı kağıt kullanarak daha kalın ve kabarık bir çelenk de yapılabilir. Hatta sadece buruşuk kağıdın üzerine yer yer uhu sürüp simler yapıştırarak ve altına kocaman bir kırmızı fiyonk ile bile çok zarif bir çelenk yapılabilir.

17 Aralık 2013 Salı

Mobil Cihazlarda Fotoğraf Albümleri

16:34:00 0 Comments
Başlığı ne yazsam bilemedim oldukça ciddi bir başlık oldu ya neyse. 

Cep telefonunda fotoğrafların kaydedildiği bir ana albüm oluyor, bazı programlar da otomatik olarak kendi albümlerini açıp oraya kaydediyor (mesela instagram). Bundan başka isterseniz kendiniz de albüm oluşturabiliyorsunuz, fakat çekilen fotolar direk ana albüme gidiyor.

Telefonumdaki fotoğrafları yedekleme amacıyla kızım için özel hostingli şifreli bir bloga aktarıyorum. Tabi ki bu gün be gün olmuyor, arada birikiyor ve topluca yükleme yapıyorum. Bu blog wp tabanlı bir blog. Ayrıca şu anda olduğu gibi blog yazılarını da telefondan yazıyorum ve blogger app kullanıyorum.

Hem wp app hem de blogger app ne yazık ki hala resim yüklemelerinde çoklu foto seçimi yapmıyor. Bu durumda birden fazla foto yüklerken "albüme git, genelde gerilere gidip fotoğrafı bul, fotoyu seç ve yükle " işlemini her defasında tekrar tekrar yapmak hafif bir sinir krizine sebep oluyor. Özellikle eski fotoğrafları yüklerken geri geri gitmekten gözlerim kayıyor.


Bir gün nasıl oldu nasıl aklettim inanın hatırlamıyorum bir albüm açıp o albüme sadece yazıya ekleyeceğim resimleri seçip oradan yüklemek aklıma geldi. Çoklu seçme imkanı olmadığı için yine tek tek ekliyorum ama en azından ekleyeceğim fotoğrafı bin küsür fotoğraf içinde aramıyorum ve tık tık o albümden atıyorum. Çok hızlı oluyor bu şekilde. Sonra da o albümdekileri silip (ana albümdekiler silinmiyor bunlar kopyası oluyor) diğer yazı için ekleyeceklerimi dolduruyorum. Bu albüme ana albümden fotoğraf eklerken çoklu seçim özelliği olduğundan tek seferde eklenebiliyor ve bu şekilde yedek bir klasör bana büyük ölçüde zaman kazandırıyor. Yine de her wp ve blogger app güncellemesinde acaba çoklu foto seçim özelliği geldi mi diye merakla bekliyorum. 


16 Aralık 2013 Pazartesi

Sakin Ol

15:45:00 6 Comments
Genelde sakin, kararsızlık yaşamayan ve fazla evhamı olmayan biriyim. Anne olunca panik olabilme ihtimalleri daha da artmış olmasına rağmen yine de bir çok anneye göre sakinim. Nasıl böyle olunabileceği konusunda kişisel gelişime dair kitaplar, yazılar falan etrafta bolca bulunuyor. Ben kendim için hayata geçirdiğim bir kaç püf noktasında bahsetmek istiyorum.

Genelde evhamlarımızın ve stresimizin nedeni ağırlıklı olarak iki hususta toplanabilir. 

1-dış etkenler. Zaman zaman üzen, sinir eden kişiler ve olaylar olabiliyor. Bu durumda benim ilk yaptığım problemi hemen çözmeye çalışmak. Hiç zaman kaybetmeden, acaba öyle mi yapsam böyle mi demeden, gurur, hırs gibi duyguların esiri olmadan harekete geçmek. Seni olumsuz etkileyen bir durum mu var, derhal harekete geç. Eğer harekete geçmiyorsan, yapamıyorsan veya yapmaya değer bulmuyorsan bunu düşünmeyi bırakacaksın, bitti. Bazen gereğini yaparsın, problem hala çözülmemiştir, sıkıntısı devam ediyordur fakat o zaman da düşünmeyi bırakacaksın çünkü elinden geleni yapmışsındır.

2- belirsizlikler. En çok stres kaynağı bu olsa gerek. Bilmediğimiz şeyler hakkında durmadan kafadan senaryolar yazmak ve olası sonuçlarına üzülmek. Böyle bir durumun içine düştüğümü farkettiğim anda şunu soruyorum kendime. Şu an bu olasılığı etkileyebilecek ne yapabilirim, yapabileceğim bir şey var mı? Varsa yaparım yoksa, zamanı geldiğinde çözeceğim seni diyerek zihnimden uzaklaştırırım. Bu kadar basit.

Çoğu zaman bilinmeyenler hakkında düşünmek hiç bir kazanç sağlamıyor. Verdiği sıkıntı bir yana zaman da kaybettiriyor. Bunu farkedip "an"a odaklanmak daha kazançlı. Düşünmeyi bırakmayı önererek, plan yapmamayı kastetmiyorum. Kafamızda kurup kurup stres yarattığımız, düşünerek bir yere varamadığımız, asla ne olacağını bilemeyeceğimiz konular ve zamanlar hakkında düşünmeyi bırakmayı kastediyorum. Bunları farkedip kendimizi durdurmayı başarınca, hem kişisel hem de etkileştiğimiz insanların mutluluğunu arttırmış oluyoruz.

Sevgiler

15 Aralık 2013 Pazar

Kendin Yap: Kağıttan Üç Boyutlu Kar Figürü

16:20:00 7 Comments
Yaklaşan yılbaşı nedeniyle etrafımızdaki evler yavaş yavaş bahçe ve pencerelerini süslemeye başladılar. Fotoğrafta sağda görülen çam ağacımızı en azından ışıklarla süslemek istiyordum ama vazgeçtim. Genelde yağış olduğundan dış mekanda kullanılan elektrik kablolarının tehlike oluşturmaması için özel olarak satılan iyi yalıtımlı ışıklandırmalardan almak gerekiyordu ve oldukça masraflı olacaktı. Biz de bir çok evin yaptığı gibi prncereleri ışıklandırmayı düşündük ve içeriden astık. Ortaya da fotoğrafta görülen kar figürünü yaptım.

Dün Helo uyanıkken ve yanımda her şeye müdahale ederken yapabildiğim için çok kolay olduğunu söylemeliyim. Ben A4 fotokopi kağıtlarından kullandım ve bir sayfayı ikiye katlayıp iki kare çıkardım. Bu halde bile gayet büyük oldu. Bir sayfadan çıkan tek kare devasa bir süs oluyor.

Yapım aşaması aşağıdaki fotoğrafta gayet açık. Kesikleri atarken önceden ölçmedim göz kararı kestim ama hiç sorun gözükmüyor. Sonra bir birlerine yapıştırdım (bu aşamada zımba daha sağlam olur) ve astım. Neredeyse sıfır maliyete şahane bir süs. Dün böyle süslerin satıldığı bir yerde yıldız şeklinde kesilip üzerine pul dökülmüş bir köpük süsün €2,5 olduğunu görünce şok olmuştum zaten. Benimki ondan daha gösterişli oldu.

14 Aralık 2013 Cumartesi

Sosyalci Kafası X Fenci Kafası

21:42:00 15 Comments
Başlığa fenci kafası yazdım ama her fen bilimi böyle değil tabi, ben kendim ve tanıdığım fizikçileri örnek vererek yazıyorum bu yazıyı.

Az biraz fizik okuduysanız eminim "bu formülleri nasıl ezberleyeceğiz yaaa" demişsinizdir. Ben liseyi kredili sistemde okumuş biri olarak sadece bir dönem fizik okudum, dersanede öğrenmeye çalışıp en az neti fizikten çıkardım ve kaderin bir cilvesi olarak fiziği kazandım. Doğru düzgün fizik bilmediğim için, başta biraz paniklemiştim ama gördüm ki üniversiteye başladığınızda önceki fizik bilgileri hiç işe yaramıyor, sıfırdan öğreniyorsunuz ve bu yüzden hiç bilmemem belki benim için artı oldu çünkü en baştan doğrusunu öğrenerek başladım. 

Üniversitede fizik okurken lisedeki ezberleme olayı, yerini sebebini anlamaya bırakıyor, neredeyse hiç (ufak tefek şeyler hariç) ezberlemenize gerek kalmıyor, her şeyi mantık yürüterek açıklayabiliyorsunuz. En azından böyle olmalı, eğer aksi oluyorsa öğretim üyelerinin öğretme yöntemlerinde sorun var demektir. Bunu da fiziğin en önemli derslerini üniversitede yıllarca (10 yıl) anlatmış biri olarak söylüyorum.

Böyle bir alışkanlık edinince sosyal bilimlerde okuyanlar ile aramızda bir fark oluşuyor. Kafa yapısı mı dersin, düşünme şekli mi yoksa artık hayatına yansıyan olaylara bakış açın mı tam olarak ifade etmesi zor, sosyalcilerin yanında kendimi garip hissederim. Herhalde onlar bize göre daha fazla ezbere yatkın olmalılar. Her ne kadar onlarda da neden sonuç ilişkisi kurulabiliyorsa da, yöntemlerin tarihsel gelişimleri, geliştirici adları, akımlar vs (artık konu her ne ise) bir yere kadar ezber gerektiriyor. Gerçi ben de biliyorum, bir konu hakkında defalarca farklı yerden okuyunca ister istemez aklında kalıyor, ezberlemek için çaba sarfetmek gerekmiyor. Yine de bu durum bile bize uzak çünkü fizikte genelde yazıları değil formülleri okuyoruz biz.

Aslında hayatım boyunca çok kitap okudum, sadece fizik değil. Çalışırken yoldaki taşıtlarda okuyarak (yol 45 dk sürerdi, gidiş geliş 1,5 saat) haftada üç kitap bitirirdim. Yıllarca hem satın aldığım hem de ödünç aldığım yüzlerce (hatta binlerce) kitap okudum. Çoğunu elimde tutmadım okumak üzere verdiğim kişilerden almadım, ya da bağışladım. Bir ara okuduğum kitapları liste yapıyordum kayboldu gitti. Hamilelik ve ardından bebekli dönemde hızım düştü ama hala okumaya devam ediyorum (okuduğum blog/site vs saymıyorum bile). Kindle da 100e yakın kitap var hepsi okunmuş, her tr ye gidişimde 5-6 kitap okuyup bıraktım, internetten bulup okuduğum kitaplarınsa sayısını bilmiyorum artık.

Neyse ben ne diyecektim nereye geldi mevzu. Onca kitap okudum, çok azının ismini ve yazarını hatırlarım. Genelde akılda tutamam. Bu ise toplum içinde ahmak gibi görünmeme sebep olur çünkü kitap ve yazar ismi verilen, içeriğindeki karakterleri kullanan konuşmalarda bön bön bakarım. Muhtemelen okuduğum bir kitaptır ama kitaptan bahsedilene kadar hatırlayamam. Mesela geçenlerde bakıyorum tüm bloglar 1984 kitabını okumuş ondan bahsediyor (bak bu kitabın yazarını ve adını asla unutmam ama), ben o kitabı ilk kez orta okula giderken okumuşum ( büyük ablam üniversiteye gidiyordu onun kitabıydı evde vardı), ondan sonra da belki en az beş kere daha okudum. İnsanların yeni keşfetmiş olmasına şaşırmıştım. Sonra neredeyse tüm dünya klasiklerini okudum ama yazarlar kitaplar karakterler karman çorman mesela şu an kafamda. Genelde fizikçi diğer arkadaşlarım da böyledir ve hatta bir öğrencim vardı, entellektüel görünme konusunda pek bir çaba sarfediyordu. Ciddi ciddi kitapları karakterleri hafızasında tutmaya, kitaplardan replikler ezberlemeye çalışıyordu ve yapıyordu da. Konuşurken cümlelerine kitap adları ve replikleri atıf yaptığında daha saygın görünüyorum derdi ve gerçekten de öyledir, dinleyici daha da etkilenir.

Şimdi ben böyle olunca, gerek buraya yazdığım yazılarda olsun, gerek konuşmalarında olsun atıflardan ziyade kendi sözlerimi dile getiriyorum ve sosyalci kişilerin zengin atıflı yazılarının yanında pek de cılız kalıyorum. Fakat şundan eminim ki, okuduklarım aynen yaşadıklarım gibi bana birşeyler kattı, ben onları özümsedim, fenci kafasıyla sorguladım, harmanladım ve hayata (veyahut kaleme) geçirdim. Kısacası okuduğunuz bu yazıların hikayesi böyle. Eğer fizikle ilgili bir yazı yazsaydım yeteri kadar atıf/kaynak olurdu ama insan hayatındaki çoğu şey sosyal bilimler kategorisine giriyor ve dolayısıyla bilimsel bir ağız içermiyor.


12 Aralık 2013 Perşembe

Aperatif Yemek Haşlanmış Brüksel Lahanası

23:35:00 4 Comments
Brüksel lahanasını yakın büyüklükte doğradığınız havuç ve patatesler ile birlikte haşlayın. Yanına ezilmiş sarımsak, sirke, limon suyu, zeytinyağı ve tuz ile bir sos hazırlayın. İster sosu üzerine dökerek, ister yanına bir kase ile koyup, her lokmada sosa bandırarak yiyin. Nefiss.

Brüksel lahanasını hiç sevmeyenler bu şekilde çok rahat tüketecekler.

Not. Bu yazıyı yazdım yayınladım bir de ne göreyim, yemek blogu yerine buraya koymuşum:) Yazım dili çok ciddi kaldı bu yüzden kusura bakmayın. Bu şekilde gerçekten çok güzel oluyormuş, belki böyle tüketenler vardır ama geçen gün tesadüfen yapmış oldum. Fırında beşamel soslu graten şeklinde yapmak üzere haşlamıştım, ikinci aşamayı tamamlayamayınca nasıl yesek diye düşünürken sos aklıma geldi. O kadar çok hoşuma gitti ki bugün bir daha yaptım. Tavsiyedir.

10 Aralık 2013 Salı

Aller Hande Magazin

09:58:00 1 Comments

Slovakya'da en çok İngiliz Tesco'dan alışveriş yapardım ve taşınacağımız belli olduğu zaman Hollanda'da da var mı yok mu diye bakmıştım. Ne yazık ki yokmuş, genelde başka markalar konusunda biraz katılar ve kendi markalarına öncelik veriyorlar her konuda. Buraya ait marketler zincirlerinden biri olan Albert Heijin benim genelde tercih ettiğim isim oluyor ve doğruyu söylemek gerekirse Tesco'yu unuttum bile.

Bu marketle ilgili başka bir yazı daha yazacağım ama bu dergiyi yazmasam olmaz. Her ay yaklaşık 200 sayfalık çok iyi kalitede bir dergi çıkarıyorlar ve ücretsiz olarak marketin giriş kapısından temin ediliyor. Bu dergi broşür değil, onlar da var ama bu gayet profesyonel bir yemek dergisi. İçinde yüze yakın tarif oluyor ve bazı aylarda temalı oluyor. Geçen sayılardan birinde sadece pastalar vardı mesela.


Fotoğraflar şahane, tarifler çok iştah açıcı ve dergiyi keyifle inceliyorum. Arada pek tabiki reklamlar oluyor. Genelde tarifte kullanılan malzemelerin marketteki paket adları ve fiyatları da yazıyor. Bazen de sunumda kullanılan tabak/çanak/süs/peçete gibi ürünlerin fiyatları ki bunlar da markette satılıyor.


Flemenkçe bilmediğim için tarifleri anlamak benim için zor fakat web sitelerinden incelemek daha kolay çünkü google ile çevirebiliyoruz ve çevirilerde Türkçe gibi sorun yok.


Bundan başka geçen aydan itibaren video yayınına da başladılar, videolarla tarifleri anlamak çok daha kolay.


Diyeceğim o ki farklı tariflere meraklıysanız bu siteden bir çok fikir kapabilirsiniz, sadece yemek tarifleri değil dekorasyon konusunda aşmış oldukları için sofra ve yemek sunumları, tabak-çanak örtü kombinasyonları bile seyr-i alem. Mesela aşağıdaki masa dekoruna bayıldım, beyaz çatal bıçak takımı ne kadar hoşmuş.


Web sitesi
http://www.ah.nl/allerhande/recepten/vinden/
Web sitesi ikinci versiyon (şu an test yayında)
http://www.ah.nl/allerhande-v2/home
App store
Aller Hande koken
Pinterest ( hem videolar hem yemekler hem dekorlar hepsi birarada)
http://www.pinterest.com/allerhande


8 Aralık 2013 Pazar

Kapalı Ortamlarda Çocuklar Kalın Giyinmesin

22:15:00 14 Comments
Annelikte çuvalladığım bir çok konu var ama giyim konusunu çözdüğümü düşünüyorum. Biliyorsunuz kızım Slovakya'da doğdu ve orası kışın Amsterdam'dan bile soğuk oluyor (Amsterdam daha kuzeyde olmasına rağmen yükseltisi az ve deniz kenarında olduğundan daha ılıman). Kasım sonu başlayan kar üç ay yerden kalkmazdı. Burda ise iki gün önceki fırtınada ara ara yağan doluyu saymazsak kar hala yok. Merakla beklemekteyim.

Geçen kış abartısız her gün dışarı çıkardım Helo'yu. Çoğu zaman parkta karlarda oturdu, emekledi vs. Hava genelde sıfır derecenin üzerine hiç çıkmazdı ama bu güne kadar hiç ağzını atkı ile bağlamadım. Yine kat kat giydirmedim, bir palto ve altında kazağı o kadar. Kimi zaman eldiven takmak da istemezdi. Elleri üşürdü ama kolu ve ensesi sıcak olduğu sürece panik yapmadım. Zaman zaman hapşırırdı da ama her hapşırma üşüme ve hastalık değil diye fazla pimpirikli davranmadım.

Evin sıcaklığını ise  genelde 22-24 derecede tutuyoruz. Oda sıcaklığı 18-21 derece diye geçer kitaplarda (her kaynak farklı bişey diyor) ancak bence o sıcaklık biraz daha kalın giyinmeyi gerektiriyor. Mesela örgü kazak kalınlığında bir üst gibi. Oysa çocuklar çok hareket ettikleri için kalın giysinin çocuğun hareketini engellemesi bir yana daha fazla hararet yaptığı için terlemesine sebep olur. Dolayısıyla evin derecesi düşük olsa bile kalın giyindiğinde terletebilir (kalın giysi vücut ısısını dışarı salmasına izin vermez, hava almaz bu yüzden terler). Oysa bir iki derece arttırıp, ince giysi giydirmek daha uygun. Hem rahat hareket edecek hem de terlemeyecektir. Evde Helo'nun içinde bir çıtçıtlı badi, üzerinde ince penye uzun kollu tişört ve genelde ince penye tayt veya eşofman olur. Ayağında ise tek kat çorap.  Nadiren uykudan terli uyanır ve o zaman yelek giydiririm ama yarım saat sonra çıkarırım. Gün içinde hiç terlemez ve üşümez. Kimi zaman çorapsız bile dolaşır. Dışarı çıkarken de paltosuna, şapkasına hiç itiraz etmez. Bunun biraz da onu aşırı giydirmememden kaynaklandığını düşünüyorum. Kat kat giydirip bunaltmıyorum. Hava 5 derecenin üzerinde ise dışarıda şapka takmadan da durabilir, genelde ben çıkarırım o bişey demeden, üstelik yaşıtlarına göre hala çok az saçı var.

Havaların soğuması ile birlikte instagramdaki fotoğraflarda kalın giydirilen çocukları görünce yadırgıyorum. Özellikle ev içinde hırkalar, altta kilotlu çorap üstte eşofmanlar bana çok uzak. Bir de bazı kapalı oyun mekanlarında oynarken kalın trikolar veya yelek giydirilmiş çocuklar görüyorum. Elbette fotoğraftan ortamın sıcaklığını ölçemem ama kapalı mekan en az ne kadar olabilir ki diyorum. 

Biz gün içinde üşüyebiliriz ama onlar üşümez hatta bizden bir kat daha ince giyinmeliler. Mesela tüm gün hiç oturmadan evde temizlik yaptığınızı düşünün. Ben böyle zamanlarda kazakla duramıyorum illa ki tişörte geçiyorum o kadar hareket edince. İşte çocuklar bunu her an yapıyor ve oyun mekanlarında ise daha da çok hareketleniyorlar.

Bir süredir jimnastik grubuna gittiğimizi yazmıştım. Orada farklı milletlerden çocuklar var ve ben size yazdığım kızımın bu haliyle bile uç kaçıyorum. İnce bir tayt ve tişört giydiriyorum jimnastikte. Matların serili olduğu spor bölümüne geçmeden bir bekleme odası var ve orada da ayakkabılar çıkarılıyor. Zemin taş yerler buz (benim ayaklarım kalın çorapla donuyor) ama bütün çocuklar yalınayak. Kızım da spor alanında yalınayak ama bekleme odasında hala çorapla duruyor ki zamanla alıştırmayı umuyorum.

Dışarı çıkarken çocuklarınızı nasıl giydireceğiniz konusunda yorum yapamam, her çocuğun hava sıcaklığına, rüzgara güneşe vs tepkisi farklı. Ancak iç mekanların hemen hemen hepsi oda sıcaklığındadır ve bu yüzden özellikle kapalı mekanlarda ve daha fazla hareket ettiği oyun mekanlarında çocuklara yelekler hırkalar giydirmemeye özen göstermelisiniz. Hem özgürlüğünü kısıtlamamış hem de çocuğu aşırı sıcağa alıştırmamış olursunuz.



Amsterdam'da Kanal Üstü Evler

00:28:00 9 Comments

Amsterdam'ın kanallar şehri olduğundan defalarca bahsetmiştim. Vikipedia bilgilerine göre yüz ölçümünün 166km2 si kara, 53km2 si su imiş. O kadar çok kanal var ki bir nevi Venedik diyebiliriz. Venedik'teki gibi suya sıfır olan (yani temeli suyun içinde, duvarları suya değen) binalar da varmış (benim karşıma çıkmadı henüz) ama onları artık yadırgamıyorum. 

Daha ev aramalarımız sırasında karşımıza çıkan bu kanal üstü evler (özel bir adı var mı bilmiyorum) beni daha fazla şaşırtıyor. Zemin sert yani suyun hareketinden etkilenmiyor ama tamamen suyun üzerinde. Bunlar görünüm açısından normal evlerden farklı değil, birkaç katlı olanlar, suya bakan tarafta balkonu yola bakan tarafta bahçesi olanlar... Su aşığı biri olarak ev aramalarımız sırasında böyle bir eve gönül vermiştim ama Helo için güvenli olmayacağı sebebiyle hiç düşünmedim. Aşağıdaki ise tamamıyla su üzerinde bulunan bir ev, bazıları toprak ile aynı hizada oluyor.

Bu evlere su basar mı, zemini çürümez mi gibi sorular benim de aklımı çeliyor. Ancak adamlar suyla uğraşa uğraşa bu işin uzmanı olmuşlar. En son elli yıl önce bir sel mi taşkın mı nedir bilemeyeceğim suyla ilgili bir vaka olmuş. Ondan sonra da işe ciddi kafa ve para harcamışlar. Mesela biz de su vergisi diye bişey veriyoruz. Kanalların bakımı için bu vergi. Fakat hakikaten çok güzel bakıyorlar, Venedik'in aksine hiç koku yok, sık sık otlar dallar toplanıyor, delikleri açılıyor falan. Suyun ıslahı meselesini de çözmüşler.


Bu fotoğrafını koyduklarım daha çok kulübe havasında olsa da gayet modern ve lüks su evleri var. 


Aşağıdaki de internetten bulduğum bir yapı projesi çizimleri


Bizim kasabanın ana kanalı (ana cadde gibi bir de ana kanalımız var, kocaman gemiler bile geçiyor) üzerinde bu tip evlerden bir sürü var. Her geçişimde hayranlıkla seyrediyorum. Bir gün aklıma video çekmek geldi. Bunları çekeli uzun zaman oldu hava gayet açıkmış ama tabi ki hareket halinde çektiğim için biraz titrek. Videoları cep telefonundan yüklemeyi başaramadım linklerini veriyorum şimdilik, daha sonra bilgisayardan açtığımda düzenlerim



İkinci videoda değirmenin hemen önünde bulunan ev oda+kahvaltı hizmeti veren bir pansiyon. Muhtemelen başka böyle evler de vardır. Amsterdam'a turistik gezi yapmak isteyenler böyle bir deneyim yaşayabilirler. Şahsen benim haberim olsaydı geçen kış turistik olarak geldiğimizde tecrübe etmeyi çok isterdim. Kanalda ördekler, kazlar geçiyor, onlara ekmek atarak balkonunda kahvaltı etmek ne keyifli olurdu.

Sevgiler

7 Aralık 2013 Cumartesi

Birbirine Bağlı Çocuk Eldiveni

16:34:00 21 Comments
Geçen kış kızıma aldığım yukarıdaki eldivenleri epey kullandım. Fotoğrafta görüldüğü gibi uzun bir iple bağlı eldivenler. Bir kaç gün öncesine kadar bu bağın nedenini bilmiyordum. Eğer siz biliyorduysanız ve bana söylemediyseniz alacağınız olsun :)

Bu yıl aldığım bir eldivende de bağcık vardı ama ben kestim. Geçen yıl kızım ufak olduğundan ipi paltosunun üzerinden boynundan geçiriyordum ve öyle takıyordum. O zamanlar pusetinde otururken herşeyi yere attığından onu da atmasın diye. Meğer yaklaşmışım ama tutturamamışım.

Asıl kullanımı ise şöyleymiş. Eldiveni çocuğun paltosunun kolu içinden geçiriyorsunuz ve dışarı sarkıyor eldivenler. Sürekli öyle duruyor, palto çıksa da eldivenler kalıyor. Özellikle okul çocukları hep eldiven kaybederler (ben de kaybederdim hatırlıyorum) bu şekilde sürekli paltonun içinde olduğundan kaybolmuyor.

Bu fikre bayıldım kendi eldivenlerime bile böyle bir uygulama yapabilirim. Eğer siz de ipi bilmeden kestiyseniz veya ipi olmayan bir eldiven aldıysanız, bir ip yada kumaşa, kurdeleye falan dikerek bu şekilde kullanabilirsiniz.

5 Aralık 2013 Perşembe

Ne Çeşit Bir Anneyiz

14:43:00 12 Comments
Yolda giderken 4-5 yaşlarında ağzında emzik olan ve pusetinde oturan bir çocuk gördünüz diyelim. Şimdi durun ve düşünün aklınızdan ilk geçen şey nedir.

Başkalarının çocuklarına karşı verdiğimiz tepkiler ve düşünceler nasıl bir anne olduğumuzu ele veriyor. Normalde kendi kendimize bunu farketmemiz zor ama uç durumlara olan yaklaşımlarımızda anlamak daha kolay. Böylece annelik meselesinde hangi noktada olduğumuzu ve olmak istediğimiz şekilde olup olmadığımızı farkedebiliriz. Yukarıda yazdığım örnek için aklınızdan geçenler mesela şunlar olsun

1- böyle bir görüntü sizi yadırgamaz, dikkatinizi bile çekmez, bir şey düşünmezsiniz
2- kocaman çocuk olmuş hala pusette oturup emzik emiyor diye çocuğu suçlarsınız
3- bu çocuğu memeden vazgeçirmemiş anneyi suçlarsınız
4- vah yavrum kimbilir ne sıkıntısı var emziğe yapışmış diye düşünürsünüz
5- herhalde bir kardeş geldi bebekliğe özendi kıskançlıktan yapıyor dersiniz
6- ne biçim anne çocuğun psikolojik ihtiyaçlarını çözmüyor çocuğun işaretlerini görmezden geliyor diye düşünürsünüz
7- herhalde çocuk çok huysuz ve inatçı annesi bir türlü alışkanlığını vazgeçirememiş dersiniz.

Bunun gibi örnekler çoğaltılabilir, ben şimdilik aklıma gelen ilk farklı görüşleri yazdım. Psikolog değilim ve siz de en az benim kadar bu yazdığım maddelerde farklı bir bakış açısı olduğunu ve bu bakış açılarının bizim yaklaşımımızı ifade ettiğini görebiliyorsunuzdur. 1. Maddedeki rahat anne, her çocuğun özel olduğunu çoktan idrak etmiş belki de en iyi anne formu iken, 2. bebek bakmaktan bıkkın, 3. her şeyi kontrol altında tutmaya çalışan, 4. çocuğun davranışlarının kökenine inmeyi amaç edinen, 5. kardeş sıkıntısını yaşamış bunun ne demek olduğunu bilen, 6. çocuğun her davranışından anneyi sorumlu tutan, çocuğunu başarılı işler yaptığında yüzünün akı veya tersi durumda karası olarak gören, 7. çocuğun davranışlarını değiştirmek için çaba göstermekten vazgeçmiş, bunu yapmanın zor olduğunu düşünen anne çeşitlerine karşılık geliyor bence. Hangi çeşit olduğumuz önemli değil şimdi, bu yazıyı kendimizi farketmek ve istiyorsak değişimi başlatmak adına yazdım. Görülüyor ki en basit bir olayda bile çok farklı bakış açıları oluyor. Ancak belli bir yaklaşımdaki anne her olaya üç aşağı beş yukarı benzer bakış açısında tepkiler verecektir. Bu şekilde tepkilerimizin bir çetelesini çıkarıp harekete geçebiliriz.

Sevgiler

3 Aralık 2013 Salı

Kasım Ayının Temaları ve Soran Anne İşbirliği ile Hediye Tema

01:25:00 9 Comments

Daha önce Soran Anne ile benzer bir çalışma yapmıştık ancak kazanan aday bizimle bir türlü irtibata geçmedi. Dolayısıyla yılbaşı çekilişinde bir tema daha hediye etmeye karar verdik. Bu sefer kişiye özel bir tema yerine bu çekiliş için hazırladığım özel bir temayı vereceğim.Yukarıdaki tema, çekiliş sonunda kazanan kişinin olacak ve header da kendi blog adı yazacak. Bu temaya talip olmak için şu adrese gitmeniz gerekiyor. Orada beni takip edilmesi şartı konulmuş ama öyle bir şey talep etmemiştim, takip etmeseniz de olur. Temanın özelliklerine buradan bakabilirsiniz.


Bu aya ait biten temalardan biri de Zamane Annesi'ne ait. Logosu halihazırda vardı, ben diğer kısımları logo ile uyumlu halde tasarladım ve bence çok orjinal bir tasarım oldu, gözdelerim arasında yerini aldı.


Bir diğer annelik blogu olan Mikemmel Anne ile bana header için talepte bulunduğunda tanıştım. Hatta bazı yazılarında kendimi bulduğum için twitterda paylaşmıştım. Sade bir tema istiyordu ve blogun geri kalan kısmını da headera uyumlu renklerde standart blogger şablonu üzerinden düzenledim. 


Zeynep hanımın blogu Mayıs ayında bitmişti ama kendisinin taşınması, araya giren yaz vs derken kullanıma girmesi geçen hafta oldu. Tema bitmiş olmasına rağmen yükleme aşaması da oldukça vakit alıyormuş, bu temada bunu yeniden idrak ettim, bir çok görsel ayrıntıyı yeniden düzenlemem gerekti. Buradan bakabilirsiniz.


Bir diğer özenerek çalıştığım Mayıs ayı teması da Istanbul Style Report idi. Hatta çok iyi hatırlıyorum, Amsterdam'a yeni taşınmış, geçici kaldığımız dairede internet sorununu çözmeye çalışmıştık bu temayı yapabilmem için. Yüklenmesi ve kullanıma geçmesi bu aya kısmetmiş. Düzenli yazılar girildiğinde iyi bir blog olacağından eminim.

Bu ay iyi çalıştım diyebilirim, yüklenmesi olsaydı paylaşacağım 3 tema daha vardı bitmiş olan. 2 tema da bitme aşamasında. İnşallah hepsini kısa zamanda bitireceğim.

1 Aralık 2013 Pazar

Tüketememe Hastalığı

06:00:00 53 Comments
Gecenin bir yarısı uyandım ve blog okudum, bir süredir kafamda olan bir yazıyı yazmaya karar verdim. Kasım ayı içinde çok yazı yazmış olmama rağmen ve not aldığım çok şey olmasına rağmen galiba bir süre yazamayacağım. Son bir kaç gündür biraz canım sıkıldı, sebebi sanal dünyadaki tavırlar. Yorum yazdığım bazı kişilerin diğer yorumlara cevap verip de bana vermemeleri, belki de beni ciddiye almamaları, yardım ettiğim kişilerin bunun sınırını aşmaya çalışıp beni kullanmaya çalışmaları, takipçi sayısı fazla diye burunları büyümüş insanlar... hepsi birkaç gündür üstüste geldi ve beni çok huzursuz etti. Başkalarının tepkilerine odaklı blog yazmayı çoktan bıraktım ama bu günlerde "kime ne" düşünceleri de zihnimi meşgul ediyor. Bir yandan çalışmalarıma zaman ayırmak için bütün bloglarımı tümden kapatma fikri de zihnimden geçiyor. Böyle ani kararların sonu pişman edebildiği için karar vermeden önce biraz kendime zaman tanımam iyi olacak.

Yazıda tüketememe hastalığımdan bahsedecektim nerelere geldim. Göçebe hayatına geçiş yaptığımızdan beri sürekli kendimi frenlemekten dolayı artık neredeyse hiç birşey alamaz oldum (bir tek kitabı hariç tutabilirim sanırım o da genelde ebook oluyor). Alışveriş yapmak benim için hiç bir zaman keyif olmadı zaten de şimdi ise ciddi çatışmalar yaşıyorum. Gerekli olan şeyleri alıyorum elbette, sadece gözüme hoş gelecek şeyler almak, alınca mutlu olmak gibi bir davranıştan yoksunum artık. 

Evde eksik denilebilecek bir çok şey var. Mesela tabak çanak meselesi. Bazı parçaları kırılmış 6 kişilik bir takımla yaşıyoruz. Bazen gün geliyor mesela salata koyacak tabak bulamadığım oluyor. Almak için bakıyorum, araştırıyorum, görünce vazgeçiyorum, hem pahalılığı hem de çok ihtiyaç duymayışım beni engelliyor. Kaç kere yaşadım tabak sıkıntısını, 6 ayda iki kez diyorum ve önemsiz buluyorum.

Ben böyleyken, sırf hoşuna gittiği için tabak çanak alan, çanta koleksiyonları yapan, giysiler alan (kendime en son geçen kış birşeyler almıştım galiba, bu yaz da bir iki tişörttü sanırım) kişileri artık anlayamıyorum. Belki de sorun bendedir, bunun altında kendini ihmal etme gibi ciddi bir psikolojik sorun yatıyordur. Biraz bu hususta içime dönmem, kendimi tedavi etmem lazım belki de.

Asla eşyaya bağımlı olmadım, bir çok kez taşınınca (ülke değiştirmek anlamında) valize sığmayacak eşyalar biriktirmekten vazgeçtim zaten. Para harcarken gözün  dönüp de takınılan kayıtsız tavra çok imreniyorum yalnız. Para sıkıntısından değil, çok şükür yaşamamıza yetecek kadar kazanıyoruz, alırken her şeyi sorgulamamdan kaynaklanıyor bu. Buna gerçekten ihtiyacım var mı diye soruyorum kendime. Bir de önceden gözüm dönüp aldıklarımın beni artık mutlu etmekten çok uzak olduğunu anladığım için. Hepsi sadece bir anlık mutluluk getiriyor.

Son zamanlarda gittiğim evlere girer girmez, ne kadar az eşyam olduğunu görüp eksiklerimi farkediyorum. Daha oradayken kafamda listeler yapıyorum ama sonra hepsi gereksiz gelmeye başlıyor yine. Kızım için daha bonkorüm ancak onun da, gördüğüm diğer yaşıtlarına göre daha az eşyası ve oyuncağı var. Sahip olduklarımızın yeterli olduğunu görünce gerçekten düşünüyorum, çok eşyaya veya kıyafete sahip olan insanlar bunların hepsini kullanabiliyor mu, o bebek tüm o kıyafetleri giyebiliyor mu, o kadar çok oyuncağın hepsiyle oynuyor mu?

Daha Cem'le yeni tanıştığımız zamanlarda, onunla alışveriş yaparken de böyleydim. Annem terzi olduğu için bir kıyafetin ederini kestirebiliyorum. Harcanan kumaş miktarı, kullanılan ip, düğme gibi malzemeler ve işçilik sonucunda ne kadara mal olacağı. İşte bu yüzden o ederin çok üzerinde olan şeyleri hiç almazdım. Bu gerekli olan şeyler içindi. Gereksiz olan keyif sebebiyle almaya yeltendiğimde ise aklımdan ilk geçen, bununla kaç öğün karın doyar (veya kaç insan doyar) kriteri oluyor. Böyle düşününce aç birini doyurmak, o eşyayı almaktan daha önem kazanıyor benim için. Bu amaçla yapılan bir alışverişin getirdiği huzur ise hiç bir mal alımımın yerini tutmuyor.


29 Kasım 2013 Cuma

Lodoslu İstanbul

11:49:00 4 Comments

Bu sabah çöp atmaya çıktığımda hava soğuk olmasına rağmen hafif hafif esen rüzgar o kadar güzeldi ki ilk hissettiğim anda beni benden aldı ve İstanbul'a götürdü.

İstanbul'da doğmuş büyümüş biri olarak her halini bilirim. Nemini, soğunu, bazen kasvetlenip yer altındaki pis kokularını bağrından atmasını ve lodosunu. Lodoslu İstanbul'u özleyeceğim ve üzerine bir yazı yazacağım hiç aklıma gelmezdi. Bu sabah anladım ki ben en çok bu halini seviyorum İstanbul'un. Ne üşüten ne terleten, püfür püfür esen lodosunu. Saçlarım darmadağın olur, vapurun açık kısmında tavşan kanı bir çay yanına pek yaraşır. Uzaktan hafif çiçek kokularını, denizin iyot kokusuna karıştırır, aldığın her nefeste canlandırır.

İstanbul'da aldığın nefesin ferahlığını lodos zamanı hissedersin, masmavi gökyüzünde bembeyaz pamuklar vardır. Seyretmeye, koklamaya, yutmaya doyamazsın o havayı.

2006 yılında evlenip Üsküdar'da oturmaya başladıktan sonra beş yıl her gün vapurla işe gidip gelirken doya doya yaşadım İstanbul'u. Her halini yaşadım, özümsedim. Ve bugün nedense o halini çok özledim. 

27 Kasım 2013 Çarşamba

#PedofiliyeSavasActık

16:05:00 8 Comments
Gün geçmiyor ki ülkemizde sarsıcı gelişmeler olmasın. Bu husus mutlaka her dönemde vardı ama bu kadar yoğun değildi veya olaylar bu kadar ön plana çıkamıyordu. Ne yazık ki çocuklara tecavüz eden pislikler hukuk sistemimizde hakettiği cezayı görmüyor. Duyarlı vatandaşlar olarak bu hususta hep beraber çaba göstermemiz gerekiyor. Allah saklasın bu durum hepimizin çocuğunun başına gelebilir.

Bu sabah twitterda gazeteci yazar Mehtap Erel'in attığı gönderileri aşağıya yazmak istiyorum
  • almanya'da kimyasal hadim uygulandigi halde hapisten cikanlarin yuzde ellisi ayni sucu alet kullanarak tekrarliyor
  • Pedofili iktidarsizlastirmakla sadece yuzde eli onlenebildiginden agirlastirilmis hapis cezasi gorusulmeli
  • Uzerinde calisilan yasada eger kimyasal hadim uygulanirsa ceza dusuyor, gerekce insan haklari
  • Oysa kimyasal hadim sorun beyinde oldugu icin cocuga arzuyu engellemiyor sadece ereksiyon olamiyor
  • Kanunen sorunun beyinde oldugu kabul edilirse de bu kez kisi hasta kabul edildiginden yine ceza dusuyor
  • Bu cikmaz yurtdisinda agir suc kabul edilerek asiliyor yani hem kimyasal hadim hem agirlastirilmis hapis
  • Yurtdisinda Insan haklari kismini kanunlar"kendini koruyamayacak yastaki bireyi korumayi oncelik kabul ederek" asiyor
  • Yani zor ama cozumsuz degil cozen cozmus biz neden cozemiyoruz (komisyon 4 yildir calisiyor) belli degil
  • En son iki sene once hadim yasasi komisyonu baskaniyla gorusmustum durum buydu yakindan takip ediyorum durum hala bu
  • 9 yildir okullarda konusuyorum pedagoglarla calisiyorum haber dosyalari hazirliyorum,yaziyorum,kendimi yirtiyorum
  • Ama en basiti cocuklarinizin fotograflarini paylasmayin onlara facebook falan acmayini bile anlatamadim
  • Bu arada eklemek gerekir, cocuk gelin diye bir sey yok. Ona buyuklerin gozetiminde ve rizasiyla cocuk tecavuzu deniyor.
  • Cocugunuzu internettteki zararli icerikten korumak icin ucretsiz filtre RTÜK Filtre İndirdim aracılığıyla
  • Buradan da iyice okuyup indirebilirsiniz
  • Bu program cocugunuz internette odev falan ararken pornografik icerikle,sapikla, manyakla,abuk oyun siteleriyle karsilasmasini engelliyor.
  • Pedofiller cocuk gibi davranarak en cok oyun siteleri uzerinden cocuklarla iletisim kurmaya calisiyor.
Aşağıdakiler de Mehtap Erel'in rt yaptığı faydalı linkler. İnternette bu tip sayfaları ihbar etmek için Diren İlkyardım isimli bir site açılmış. İlkyardım Amaçlı Toplanmış Yetkinlik Belgeli Gönüllülerden Oluşan Sağlık Müdahale ve Sağlık Koordine Ekibi bu amaçla çalışıyor. web:  http://direnilkyardim.com/  twitter:https://twitter.com/direnilkyardim

Şu anda çocuk tecavüzü sebebiyle hapse girip çıkmış ve hala icraatlarına devam eden insanlar dolaşıyor etrafta. Bunları daha fazla eklemeyeceğim çünkü gerçekten içim kaldırmıyor artık. Bu aşamada anneler olarak en önemli görev bizlere düşüyor. Çocuklarımızın fotoğraflarını yayınlarken dikkatli olmak ve mümkün olduğu kadar sınırlamak. Hiç fotoğraf yayınlamamayı da yayınlamayı da tercih ediyor olabilirsiniz ama en azından yayınlanan pozlarda, çıplak veya şuh hareketler diyebileceğimiz (çocuklar bilmiyor elbette ama öyle pozlar veriyorlar, bizim kız bile yapıyor bazen) pozları yayınlamayalım.

Ben şimdi blogumdaki tüm fotoğrafları gözden geçireceğim. Ebatlarını ufaltıp, uygunsuz gelenleri kaldıracağım ve bıraktıklarımın da üzerine mutlaka yazılar yazacağım.

Allah evlatlarımızı korusun.

26 Kasım 2013 Salı

Her Annenin Aklını Karıştırır Persentil Eğrileri

16:01:00 4 Comments
Bebeğin özellikle ilk aylarında anneler bebeğinin kilo ve boy takip işini ciddiye alır. Hatta o kadar ciddiye alır ki zaman zaman benim gibi umutsuzluğa kapılır. Persentil eğrileri ile ilgili bazı ayrıntıları açıklamak istiyorum, aslında bunlar bir çok tablo/grafik veren sitede yazıyor ama teknik dil kafa karıştırıyor olabilir.

Buraya bir persentil eğrisi görseli koymadım. Bir sürü grafik inceledim ve hepsinde baz alınan değerler farklı gözüküyor. Kızlar ve erkekler için ayrı olan bu grafiklerin %50 kilo değerlerine baktığımızda 

Kızlar için doğum kilosu 3.2 , 3.4 kg olan 
Erkekler için doğum kilosu 4kg olan 

grafikler gördüm. Şu an türkiye standartları için hangi grafiğin doğru olduğunu bilmiyorum ve bunu en iyisi doktorunuza danışmak olacak.

Doktorlar genelde bebeğin gelişiminin %50 persentil grafiğine uymasını bekler. Yani mesela kızınız 3,2 kg doğdu ise bu %50 persentil eğrisine karşı gelir ve ilerleyen aylarda bu eğriyi takip etmesi umulur.

Kendi kızımdan bahsedecek olursam 20 aylık kızım şuan %50 eğrisinde seyrediyor. Ancak doğum kilosu 3.2 değil 2.7 kg dı. Bunu bilen doktorumuz her defasında 500 gr fazlası olduğunu söyler. Çünkü 2,7 kg daha düşük bir persentile tekabül ediyor ve o bir üst eğriye sıçramış oluyor. Bu durumda annelerin aslında dikkate alması gereken şu, o aya tekabül eden kilodan 3,2 kg çıkarınca bulunan sayı, yani toplamda kaç kilo aldığı önemli. Sizin bebeğiniz de doğum kilosundan itibaren toplamda o kadar kilo aldıysa sorun yoktur.

Eğrilere bakıldığında aylar ilerledikçe çizginin dikliği azalıyor. Bu da artık ay başına daha az kilo alacağı anlamına gelir. İlk aylara göre aldığı kilo düşecektir ve bu normaldir.

Eğer bebeğiniz aynı persentil eğrisinde gitmiyor ve düşüyorsa bunu çok dert etmemek lazım, diş çıkarma dönemleri, ilk hastalıklar iştahı etkileyebiliyor. Ancak bu süreçler geçince düzelmiyor ve uzun süre düşüş gözleniyorsa bunu doktora danışmakta fayda var.

Aynı şeyler boy için de geçerli %50 persentilin boy değerine bakıp, sizinki ondan az (veya fazla) ise toplamda uzadığı miktarın örtüşmesi yeterlidir.

25 Kasım 2013 Pazartesi

Kütüphane Günlüğü #2

15:40:00 3 Comments

Bir önceki yazımın anasayfada pek uzun kalmasını istemediğimden hızlandırılmış postlara geçtim :) Yazmasaydın diyebilirsiniz ama yazıp rahatlamam lazımdı.

Daha önce kütüphaneye üyelik yaptığımızı ve ilk kitaplarımızı yazmıştım. O kitapları aldığımız kütüphane Amsterdam merkez kütüphanesiydi. Üç hafta sonra iade ettik ama merkezde olduğu için hiç yoktan oraya gitmek ( bazen işimiz oluyor ama sadece kütüphane için gitmek zor) ve bi dünya otopark parası ödemek ( güya tasarruf yapıcaz diye kütüphaneden alıyoruz-ve evet dünyadaki en pahalı otopark ücretleri burada) biraz zor geldi doğrusu. Meğer bizim kasabanın da bir kütüphanesi varmış ve yürüyerek gitme mesafesindeymiş. Biz de artık oradan almaya karar verdik ve bu cts günü oraya da üye yaptık Heloyu (çift kütüphane kartlı bir insan daha bu yaşta )Fotoğraftakiler de bu kütüphanenin ilk mahsülleri. Bir kısmını okuduk ama artık daha zengin içerikli kitaplar seçtiğim için zaman alıyor bitirmek. 

Buraya da yazıyorum ki hangi kitapları aldığımızı unutmayalım :)

İlk cümlesi sitem olanlar

12:36:00 5 Comments
Ülkeden uzak oluşumuz sebebiyle yakınlarımızla düzenli bir iletişim kurmak çoğu zaman zor oluyor. Annemle veya ablamlarla bile bu düzeni tutturmak zor olsa da elimden geleni yapıyorum ama söz konusu arkadaşlar ve diğer yakınlar olunca çok başarılı değilim. Herkese yetişemeyeceğim için bloglarım var, sosyal medyada sık sık durum güncellemesi yapıyorum ve her yakınım bu hesaplarımdan haberdar. Ancak bazı kişiler bunlara bakmayı unutuyor ve sürekli onlara hal hatır sormamı bekliyor. Aslında bu taleplerini anlıyorum ama o kişilerin bunu talep ederkenki tavrı beni üzüyor ve yoruyor.

Genelde sitemle başlıyorlar, yine arayı uzattın, hiç arayıp sormuyorsun, unuttun bizi galiba... şeklinde. Aslında eskisine göre daha çok düşünüyorum o kişileri ama her düşündüğümü eyleme dökebilmem mümkün olmuyor.

Uzun zamandır görüşmediğiniz birinden aldığınız mesajdaki ilk cümle böyle sitem dolu olunca, içim daralıyor ve doğrusu ne yazacağımı kestiremiyorum. Derin bir nefes alarak sakin kalmaya çalışıyorum. 

Oysa bazı kişiler vardır, mesajına sıcacık bir özledim ile başlar, okuyunca hasreti içinizde büyür, kalbiniz ona doğru akar. Bu kişi de en az diğeri kadar görüşmediğimiz kişidir ama onun yaklaşımı farklıdır.

Hayatta şikayet edecek çok şey var biliyorum, sakin kalabilmek neredeyse imkansız. Fakat stresin kaynağı başka şeyler iken bu stresi alakası olmayan kişilere yüklemek, onu sorumlu tutmak hiç doğru değil. Tamam belki amacınız yerine ulaşır, sorumlu tuttuğunuz kişi üzülür ağlar, hatta verdiği özür ile geçici bir tatmin bile yaşatır size ama hepsi bu kadar. Geçici anlık bir tatmin. Kendi içinde bazı meseleleri halledememiş bir insanın tatminleri ancak bu kadar oluyor ne yazık ki.

23 Kasım 2013 Cumartesi

20. Ay Mektubu: İki Yaş Sendromu Bitti Galiba

09:34:00 3 Comments
Minik yavrum

İki yaş sendromu işini çözdük galiba, bu ay çok uyumluyduk seninle. Kim bilir belki gün gelir bu yargıya vardığım için kendime gülerim ama bu ayın öne çıkan konusu bu. Yeniden can ciğer kuzu sarması olduk, hatta aşkımız her geçen gün daha da arttı diyebilirim. Ve ilk defa bu ay beni seviyor musun soruma sözel olarak karşılık vermeyi reddetsen de sevdiğini daha çok göstererek cevap verir oldun. Bunu hissetmek öyle güzel ki...

Bu ay daha da olgunlaştığının işareti olarak bazı davranışların değişti. Artık masada yemeğimi yerken anlayış gösterip yemem için fırsat veriyorsun. Hatta bir kere cam kenarında seninle otururken, genelde cam kenarında oturup kahve içtiğim için, gidip kahve almamı ve içmemi söyledin. Nasıl şaşırdım bilsen. Sonra artık tüm uykularını kendi başına yapar oldun. Yatağını seviyorsun ve sana müdahale etmemizi istemiyorsun. Kendi kendine uyuman ilk başlarda beni biraz üzmedi değil, bir konuda daha bağımsızlığına kavuşup benden uzaklaşmıştın çünkü. Fakat böyle bir uzaklaşma başka şekilde yakınlaşmaya dönüşüyor aslında. Mesela gün içinde kollarımın arasına daha çok giriyorsun, bazen yanağını uzatıp seni öpmemi istiyorsun. Bir de bu öptürme taleplerinin sebebi sana kızdığım bazı zamanlarda olmuyor mu, ağzımı açıp birşey diyemeden yanağını ağzıma yapıştırıyorsun, çok kurnazsın çok. Neyse ki en azından tepkimi anladığını biliyorum.


Ancak bu ay her zamankine göre daha çok yorulduk babanla. Gün boyunca o kadar çok hareket ediyoruz ki seninle, senin uyuduğun saatte biz de uyuya kalıyoruz. Bu uyuyakalmaların sayısı çok fazlaydı bu ay hepimiz bol bol uyuduk diyebilirim :)

Seni çok seviyoruz bebeğim.

Amsterdam

21 Kasım 2013 Perşembe

Bahçen Var mı Derdin Var

14:43:00 5 Comments
Bahçeli bir evi çok istiyordum, en çok da kızım için. Dilediğince çıksın oynasın, o doğayla haşır neşir olurken ben bahçede oturup dergimi okuyayım içeceğimi içeyim falan. Bir koca yazı (yoksa minik mi demeliyim, hep yağmur hep yağmur) geride bıraktık ve sıfır bahçe keyfi, bir kere hüsranla sonuçlanan mangal keyfi yaşadık. Belki tamam acemiliğimize geldi ya da biz keyif yapmayı bilmeyen insanlarız, inşallah bahçe yaşamını da öğreneceğiz de önce kendisiyle barışsak iyi olacak.

Aslında bahçemizdeki toprak alanı çok değil, çoğu yerler taş döşeli. Başlarda ekili alanı genişletmeyi düşünmüştüm hala da düşünüyorum ama çok iş gerçekten. Yine de kendi sebzemizi yetiştirme uğruna baharda bunu göze alacağım sanırım.

Eskiden ayrık otlarına neden öyle dendiğini bilmezdim. Meğer en ufak ayrıklardan bile çıkıyormuş bu meretler. Yol yol bitmiyor. Her bahçeye çıkışımda üç beş ot yoluyorum. Helo bile göre göre alıştı o da gördükçe yoluyor :) Hele hele yolmayı unutursak veya ihmal edersek yandık, güçleniyorlar çıkmak bilmiyorlar. Muhtemelen her bir iş için özel bahçe aletleri vardır ama biz daha o aşamaya gelemedik. Bahçe makası ve eski bıçaklarla idare ediyoruz şimdilik. Baharda komple bir bahçe alışverişi lazım bize.

Bahçeyle az biraz haşır neşir olunca diğer bahçelere alıcı gözle bakmaya başlıyor insan. Burda bahçe düzeni de interior design gibi özel hizmetliler tarafından yapılıyor. Canları sıkıldıkça değiştiriyorlar. Taşları, bitkileri dekorları komple değişiyor. Genelde ayrık otlarının çıkmasını mümkün kılmayacak şekilde taşlar döşüyorlar. Bizim bahçe kaldırım taşı gibi. 10mm lik arası bile olsa çokmuş bu ara meğer.  

Sonbahar gelince bahçe işi daha da azıtıyor. Yaprak temizleme, kurumuş dalları ayıklama falan. Bazı günler evin içini boşverip bahçe temizliğine girişiyorum. Herkesin bahçesi pırıl pırıl ne zaman yapıyorlar nasıl yapıyorlar aklım almıyor. Ben çocukla yetişemiyorum.

Bir de farkettim ki, bu insanlar minimum iş çıkacak şekilde düzenlemişler bahçeyi. Bizim ev sahibi dikkat etmemiş mi anlamıyorum. Mesela ön bahçe full yaprak doluyor. Sokaktaki ağaçların yaprakları yanımızdaki bahçelerde değil bizim bahçede takılıyor. Onlar yapraklar savrulurken takılabileceği yerler olmamasına dikkat etmişler. Ya parmaklık yapmışlar (duvar değil) ya da hiç set koymamışlar. Böyle olunca tüm iş bizim gibi garibanlara yıkılıyor. 


Ancak ne kadar zahmetli olursa olsun bahçe işi çok keyifli. Çok seviyorum valla. Hele mis gibi toprak ve çam kokusu , hiç ummadığın anda açıveren çiçekler yok mu, insana yaşam sevinci veriyor.

19 Kasım 2013 Salı

İkinci Çocuk Sorunsalı

16:35:00 37 Comments
Malum kız büyümeye başladı, dönem dönem ikinci çocuk fikri beni yokluyor. Kafamda bin deli düşünce, kukumav kuşu gibi düşünüyorum. Öyle olursa böyle, şimdi olursa şöyle diye. Pek tabi ki her istediğin zaman şak diye olacak hali yok, olmama ihtimali bile mümkün olabilir. Tabi ki Allah'a kalmış bir iş bu. Hayırlısını diliyorum ben de.

Yaklaşık iki yıldır çalışmıyorum. Çalışmaya başlamak istiyorum ama çok da korkuyorum. Böyle evde oturup fizikten uzak kalınca her bildiğimi unutmuş, özgüvenim gitgide azalmış gibi hissediyorum. Geçenlerde bir iş ilanı görünce aklım karıştı yeniden. Aslında üniversite dışında iş istemiyordum fakat bu iş aklımı feci çeldi. Amsterdam'daki Avrupa Patent Ofisine farklı branşlardan eleman alacaklarmış. Fizik için de lisans mezunu bir fizikçi ( benim doktoram var daha makbul olur herhalde) arıyorlardı. Gelen patent tekliflerini gözden geçirip orjinalliğini araştırıp onay verip vermeme işini yapıyorsun. Vay be ne havalı. İlk aklıma gelen idolüm Einstein'ın da isviçre patent ofisinde çalışmış olmasıydı. Ben de onun gibi olurdum belki :)  Üstelik bu ilanda, binada bulunan laboratuarların dilediğince kullanılabilmesi mümkündü (istersen bilimsel çalışma yürüt süper) Maaşı ise (asıl beni vuran yer) ortalamanın üstünde bir maaş alan eşiminkinin bile iki katı idi. Şok oldum.

Tabi ki bu işe başvurmadım, hem çok ani oluşu (daha kızımla ilgili bir programımız yok) hem de cesaretimin olmayışı. Belki başka zaman yine ilan çıkar kimbilir.

Şimdi Dila iki yaşına geldiğinde okula başlayacak, belki işe başlamam daha kolay olur o zaman. Fakat işe başlarsam ve özellikle de kızım büyüdüğünde ben rahata alışırsam ikinci çocuğu kolay kolay göze alamam gibi geliyor. Yeniden o kaosa girmek gözümü korkutuyor. Şimdi evdeyken bir çocuk daha olsa, verdiğim iş arası biraz daha uzasa, ikincisi bir yaşına falan geldiğinde işe dönsem (tabi şimdi kendimi beceriksiz hissediyorum o zaman özgüvenim yerlere yapışır eminim ) daha mı iyi olur diye gel gitler yaşıyorum.

Bunda mesleğimin sürekli gelişmeleri takip etme gerekliliği içermesinin de etkisi var. Asla bıraktığım noktada kalmıyor. Şimdi bile yakalamam gereken öyle çok araştırma var ki. Diğer yandan bir konuyu nasıl ele almam gerektiğini bildiğim için bunun önemi yok diye kendimi telkin ediyorum. Sonuçta sürekli takip etsen bile her konuyu bilebilmek imkansız.

İş mi çocuk mu iş mi çocuk mu diye düşünedurayım, zaman hızla geçiyor. Bakalım bu düşüncelerin sonu nereye varacak. Siz ikinci çocuk kararını nasıl verdiniz, kaza olanları demiyorum ama ;) Gerçi de belki en iyisi o.

Amsterdam-Paris hızlı trenle 3 saat

13:54:00 4 Comments
Bir süre önce bu mevzudan haberdar olduk ve ilk fırsatta denemeye karar verdik. Yaklaşan yılbaşı nedeniyle Paris veya Amsterdam'a (ya da aşağıdaki yerlerden birine) turistik gezi yapacak kişiler, hızlı trenle günü birlik bir extra şehir gezisi bile yapabilirler. Diğer şehirlerin ne kadar sürdüğü sitede kalkış ve varış noktalarını yazınca gözüküyor. 

Thalys hızlı tren web sitesi https://www.thalys.com/nl/en/


Fiyatları çok ucuz değil ama bazen yarı fiyatlı kampanyalar oluyor ve biz bunlardan bir tane kaptık :) Uçak yolculuğu ile karşılaştırıldığında uçak bekleme sürelerini de katınca aynı olması, merkeze vardığı için ayrıca bir de havaalanı-merkez ulaşımı için para gerekmemesi ve tabi dilediğin gibi gezinebileceğin için çocuklar için daha uygun oluşu bence artıları. Hızlı trende yolculuk ederken pencereden seyir kısmı nasıl oluyor bilmiyorum ama o da varda tadından yenmez ;)

18 Kasım 2013 Pazartesi

O-o baykuş

23:19:00 0 Comments

Kızım baykuşları çok seviyor, adlarını söyleyemiyor ama çıkardığı sesi o-o diye taklit ediyor (aslında dümdüz o değil uouo  gibi bişey diyor ). Geçen hafta o uyurken bir baykuş örüp sürpriz yapmak istedim.

Bu blogun ilk açıldığı zamanlarda bolca amigurumi yaptığımı eski okuyucular biliyor. Bazı ördüklerimi ben bile unutmuşum. Bu baykuşu ise tamamen örgüden yapmaktansa biraz keçe katarsam daha iyi olacakmış gibi hissettim. Gövdesini tek parça halinde ördüm, keçelerle diğer kısımlarını yaptım. Başta pek heves etmedi ama bu günlerde sahiplenmeye başladı. 

Helo'nun Oyun Grupları

16:39:00 9 Comments
Bir önceki oyunlarla ilgili yazım evde programlı aktivitelere karşı olduğumu söylediğim için, program yapma hevesindeki anneleri kızdırmış ve benim büyük burunlu gözükmeme sebep olmuş olabilir. Yazının içinde bu ihtiyacın kişiye göre değişebileceğini vurgulamıştım ama gözden kaçması muhtemel. Ben de geniş bir çerçeveden bakıp durumumuzu anlatmak istedim ki neden ihtiyaç duymadığım anlaşılsın.

Biliyorsunuz Amsterdam'da yaşıyoruz son 6 aydır ve burada bizim hiç arkadaşımız yok. Dolayısıyla evimize gelip giden ne arkadaş ne akrabalar ne tanıdıklar var. Bu da bizim eksikliğimiz ama bu eksikliği elimizden geldiğince kapatmaya çalışıyoruz. Fakat diğer yandan da artımız oluyor çünkü bizim kararlarımıza müdahale eden, karışan, yargılayan kimse olmadığı için daha kolay oluyor. Böyle olduğu için de günlerimiz rutin içinde geçiyor.

Sabah 7-8 arası uyanan Helo babası işe gidene kadar bir saat onu görüyor ve etkileşiyor, akşamları da yaklaşık 3 saat, hafta sonu da 2 full gün beraber oynama şansına sahip. İstanbul'da olsaydık trafikte çok zaman harcayacağı için bu kadar beraber zaman geçiremeyecekti babasıyla. Bu bizim artımız oluyor. Gün içinde uyuduğu iki saat hariç sürekli yanındayım. Mutfağımız açık mutfak olduğu için de işimi yaparken de onun yanında olabiliyorum. Evimiz bahçeli ve parka çok yakın olduğundan her gün dışarıya çıkıyoruz. Her gün olmasa da sık sık bisikletle geziyoruz. Ev sahibinin bırakmış olduğu masa ve sandalyeler ile ayrıca oldukça eğitici bir koli oyuncağı var. Bu oyuncaklar elinin altında olunca istediği zaman kendi alıp oynuyor. Oyuncakları genelde hep eriştiği yükseklikte ve dağınık. Beni çağırdığı zamanlarda ise yanında oluyorum.

Bundan başka haftada iki oyun grubuna gidiyoruz son iki aydır. Bir tane daha gidebileceğimiz oyun grubu bulduk ama daha başlamadık. İki tanesinin yeterli geldiğini gözlemledim ve bu yüzden biri bitince diğerine gideceğiz.

Oyun gruplarımızdan ilkinin adı theLittleGym. Bu gruba pazar sabahları gidiyoruz ve hem anne hem baba olarak katılıyoruz. Yaklaşık bir saat süren grupta bir hoca eşliğinde temelde jimnastiğe dayalı oyunlar oynanıyor. Yanlış bilmiyorsam iki yaş civarı gelişmeye başlayan iki ayağını yerden keserek zıplama, bu grup sayesinde diğer çocuklardan heveslendiği için geçen ay gelişmeye başladı. Çok dengeli değil ama zıplamayı seviyor. Grubumuz 19-36 ay çocuklarının dahil olduğu grup olmasına rağmen genelde iki yaş civarı çocuklar var. Bu oyun grubu, Helo'ya en çok cesaret verdi. Çünkü doğduğundan beri fiziksel aktivitelerde çok temkinliydi.   Yapıyordu ama önce iyice inceleyip kafasında planlıyordu belki. Oysa ben daha cesur olup girişmesini isterdim. Şimdi parklarda da bulunan demir çubuklara asılıp sallanıyor, tırmanma duvarlarına tırmanıyor ve bunları yapmak için daha cesur. Grup genelde hepsinin eline aldığı çanlarla eşlik ettiği bir hoşgeldiniz şarkısı ve sırayla hi5 ile başlıyor, sonra kocaman bir daire etrafında koşma ve ardından günlük programa göre hareketler oluyor. Bu hafta sonu konu yönler idi ve, ellerindeki objeleri yukarı, aşağı sağa sola salladılar,  sünger bloklardan hazırlanmış bir piramitte dolanıp sonunda ayakla top atma noktasına ulaşıp gol attılar, tahta lata üzerinde yan yan yürüdüler, yine bir labirent takip edip, tünelden geçip takla attılar. Bütün hareketlerde gerektiğinde yardımcı oluyor anne babalar. Bu grupta kızım yüzde yüz her programa uyumlu hareket etmiyor ama diğer çocuklar da öyle. Ancak eskisine göre her geçen gün katılım oranı artıyor. Kapısına yaklaştığımızda koşa koşa gidiyor ya, sevdiğini anlıyoruz biz de.

İkinci grubumuz Baby Sensory, duyu geliştirmeye yönelik bir okul. Dikkat çekecek bir farkla daha çok seviyor bu grubunu Helo. Bunda öğretmeninin yaklaşımının da etkisi var. Stephani, kızımdan iki ay ufak bir çocuğu olan zenci bir anne. Bu tavırlarına yansıyor, Helo ile çok iyi anlaşıyor. İlk baştan beri zenci oluşunu hiç yadırgamadı. Her iki grupta da, değişik milletlerden insanlar var.

Baby Sensory'de ortalama bir saat sürüyor ve bu bir saat öyle tatmin oluyor ki, sürenin sonunda içine dönmeye başlıyor. İlk 20 dakkasında çocukların etraftaki oyuncaklarla oynaması için serbest zaman bırakılıyor. İlk başta bu durumu yadırgamıştım fakat çok doğru bir yaklaşımmış. Çünkü etraftaki oyuncaklara doymuş olan çocuk, grup aktivitesi yaparken onlarda aklı kalmamış oluyor ve tam konsantre oluyor. Jimnastik grubunda öyle değil. Girer girmez grup dersi başlıyor ama kızım illa ki kaçıp diğer yerlerde koşmak, tırmanmak zıplamak istiyor.

Baby Sensory bu açıdan çok iyi düşünülmüş. Grup zamanı geldiğinde ortadaki eşyaları kenara çekiyoruz ki bunu hep çocuklar yapıyor, sonra yine onlar matları seriyorlar ve oturuyoruz. Her zaman çubukları vurarak söylediğimiz hoşgeldiniz şarkısı ile başlıyoruz. Sonra da süre bitene kadar üç-dört farklı aktivite oluyor. Sonunda veda şarkısı ile ayrılıyoruz. Bu gruptaki oyunlar duyulara hitap eden oyunlar oluyor genelde. Hepsine gayet iyi katılıyor bu grupta. Ses ve ışıklı oyunlar, kukla gösterisi, dokunma duyusu ve el becerileri için oyunlar her hafta değişiyor.

Bu oyunları zaman zaman bebekler için oyunlar bloguna yazıyorum. Yine yazacağım.

Oyun gruplarında yeteri kadar doyuma ulaştığını düşünüyorum. Ayrıca her geçen gün grup yaşamına daha iyi adapte oluyor. İki yaşına az kaldığı için, okulda birden bire grup yaşamına zorlanmasın diye başladık bu gruplara. Okul için başka adaptasyon sorunları olacaktır muhtemelen, onu da zamanı gelince çözmeye çalışacağız.

Uzun lafın kısası bizim şartlarımız altında kızım oyuna doyuyor. Bunu artık oyun istemeyi kesip kendi iç dünyasına yönelmesinden anlıyorum. Ayrıca hem bana hem de babasına doyuyor olmalı ki, uyku zamanlarında yatağına girip bizim yakın durmamızı istemiyor. Çocukların belki de doğduklarından beri yalnız kalma ihtiyaçları oluyor ama herhalde anlamadığımız için pek fırsat vermiyoruz. Şimdi ise bunu açıkça ifade ediyor kızım.

Doğduğundan beri her şeyleriyle meşgul olduğumuz için bağımsız düşünmek zor olabilir ama çocuklar annelerin transkriptleri değildir. Evet büyük ölçüde etkileniyorlar, örnek alıyorlar ama, öğrettiğin bir şeyi öğrenmiyorsa, uyku eğitimi verdiğin halde olmuyorsa, en güzel yemekleri yaptığın halde yemiyorsa bunun sorumlusu, suçlusu anne değildir. Tüm faturaları kendinize kesmememiz ve onun da bir karakteri ve tercihi olduğunu unutmamamız lazım. Ben her şeyde kendimi suçlamayı bıraktığımdan beri işler daha yolunda gidiyor. 

17 Kasım 2013 Pazar

Zaanse Schans; Masal Gibi Bir Kasaba vol 2

01:58:00 5 Comments
Daha önce bir yazıda ( cep telf daki app ile link vermek çok zahmetli bir kaç yazı öncesine bakınız) çektiğim fotoğrafların bir kısmını paylaşmıştım. Kalan fotoğrafları yeniden düzenleme işini ancak yapabiliyorum. Gezerken hissettiğim ruhu çektiğim fotolarda yakalayamamışım, bunda havanın da etkisi var. Hepsinin yeniden düzenledim (keşke önceki posttakileri de bu formatta düzenleseymişim) daha gerçekçi oldu.
Köprüyü geçince turistik bölgenin karşıdan görünen ilk başlangıcı
Hoşgeldiniz ;)

16 Kasım 2013 Cumartesi

Helo ile oynadığımız oyunlar

02:36:00 7 Comments
An itibariyle 19,5 aylık olan kızımla bütün gün evde beraber olma şansına sahip olduğum için, oyunlarını ve günlük aktivitelerini takip etme ve düzenleme imkanım oluyor. Bu yazıda neler yaptığımızı, benim ve onun oyunlara olan yaklaşımımızı yazacağım.

Oyun sever bir anne olduğumu ve doğduğundan beri onunla hep oyunlar oynadığımı Bebekler İçin Oyunlar blogumda yazmıştım. Doğduğundan beri neredeyse her gün dans ettik (bunu hiç abartmıyorum gerçekten), şarkılar söyledim ve yaşına uygun fiziksel ve zihinsel oyunlar oynattım. Son bir kaç aydır oyunları eğlence oyunlarından çok eğitici oyunlara dönüştü ancak bu konuda da, her konuda olduğu gibi kızımı gözlemleyip onun tercihleri, hevesi ve merakı doğrultusunda oyunlar oynatıyorum. Genelde neyi oynayacağımıza o karar vermiş oluyor, biz eşlik ediyoruz. Yazı çok uzun olduğu için devamını okumak için tıklayınız