17 Ekim 2017 Salı

Nova'ya Mektuplar 33. Ay

22:08:00 3 Comments
Canim oglum

Mektuplarin artik duzeni sasti, fakat hic yoktan iyidir diyerek yazmaya devam edecegim. En son sanirim 3 ay once yazmistim. Dolayisiyla son bir ayda ne yaptigini degil, bu zamana kadar neler yaptigini yazmaya calisacagim.

Uc yasina yaklastigina inanamiyorum. Ne cabuk buyudun. Teyzenlere falan bu tepkimi dile getirince onlar da diyor ki zaten hic oyle bebek olmadi ki, 5 aylikken siralamaya 9 aylikken yurumeye basladi. Bebek dedigin kucakta oturur, yatar, etrafa bakip gulucuk atar falan. Boyle bir bebeklik donemi cok kisa surdu senin. Dolayisiyla uzun zamandir yumurcaksin. Artik dilin de iyice cozuldu, cok fazla cocukca kelimelerin de yok. Bu durumda gayet buyukmussun gibi geliyor.

Artik herseyi soyleyebiliryorsun, cumle kurmalarin, hikaye anlatmalarin, sarki soylemelerin, kelime oyunlarin, sakalarin... Cok hizli gelisti dilin. Ama tabi hala ufak tefek dilinin donmedigi (ya da oyle oldugunu sandigin icin) yanlis telaffuz ettigin seyer var. Tohumlar pidana, pidanlar agaca diye sarkini soylerken hic mi hic bozmuyorum. Ablanin spinnerlari, senin dilinde pinnır; yine spiderman senin icin paydırmen. Oyle tatlisin ki soylerken.

Eylul basinda turkiye tatilinden dondugumuz gunun aksami hemen odanda ufak bir degisiklik yaptim ve o gece seni ayri yatirdim. Odani cok sevdin, o gunden beri ayri yatiyoruz. Ama ablan hic yapmazdi bize seslenir cagirirdi, sen sabaha karsi pitir pitir yanimiza geliyorsun. Ustelik yataktan atlaman gerekiyor. Bir kac gun once nasil olduysa duymamisiz ve sen gelmis yanimiza yatmissin. Sabah bir baktik Eren burada uyuyor :) Cok sasirdik. Simdilik bu gelmelerini o kadar sorun etmiyorum. Elbet gun gelecek kesintisiz uyuyacaksin hatta bizi istemeyeceksin. Zaten ufaktan belirtileri basladi, ben seni uyuturken yanina uzaniyorum meme olayi sebebiyle-hala cozemedigimiz bir bu kaldi, bir deneme yaptik 24 saatin sonunda ben bozdum dayanamadim-. Ne diyordum yaninda iken 90 cm lik yataga yayilamiyorsun haliyle ben kalkar kalkmaz hoop donup yayiliyorsun, keyfine duskunsun yani. Yatagini da bu acidan sevdin, 90x200 normal tek kisilik yatak cunku.



Meme emmen oldukca seyrek hatta sut olmadigini sen de soyluyorsun, fakat duygusal olarak ihtiyac duydugun zamanlar var. O zaman kucagima gelip sacimla oynayip memede huzur buluyorsun. Ozellikle aksam ustu cok yoruldugunda uykun geldiginde oluyor bu, cunku uzun zamandir gunduz uykusu uyumuyorsun ama nasil basariyorsun bilmem 12-13 saat kesintisiz ayaktasin.

Haftada 2 sabah okulun devam ediyor, kasim sonunda 4 sabaha cikacak. Sanirim sorun olmayacak daha cok gitmen cunku artik cok seviyorsun, orada bazi favori arkadaslarin var, ogretmenlerinle de aran iyi cok sukur. Hollandacan iyiye gidiyor. Ne kadar dogru bilemiyorum tabi ama hollandaca sarkilar da soyluyorsun.

Muzik demisken, tam bir muzik duskunu oldun ciktin. Baban sizlere iyi muzikler dinletmeye gayret eder. Arabada hep calariz, artik ablan ile sen belli sarkilari ozel istek yapiyorsunuz ve defalarca calmasini istiyorsunuz. Ayrica evde cd calari kontrol etmeyi ogrendin. Yaz ortasinda buradaki bir magazada asiri indirimler vardi. 3 tane hollandaca cocuk sarkilari cd si almistim, bir tane de evde vardi. Onlar senin oldu tabi ki. Bir donem o cdlerle bile uyudun. Her birinde ortalama 20 sarki var, hangi cd de hangi sarkilar var biliyorsun, istedigini koyup istedigin parcayi aciyorsun. Sonra digerini takiyor baska sarki aciyorsun. Disardan gelir gelmez cd calara kosup hemen bir parca aciyorsun. Bana anne sana sunu calayim mi diye soruyorsun. Boyle tam bir dj halleri yani. Isin ilginc tarafi baban da boyle ve hatta bir donem dj lik yapti gencliginde. Fakat sen elbette ki bu ise cok erken baslamis oldun. Bakalim gidisat ne olacak :)



En cok sevdiklerin; oyuncak arabalar, hergun kek pisirmek (ama yememek), puzzle yapmak, gezmeye gitmek, eski gittigimiz yerde cektigim videolari izleyip yine buraya gidelim demek, bisiklet surmek, arkadasin Damla (ablani kizdirmak icin o benim arkadasim degil kardesim diyor, ablan da itiraz edince inatlasiyorsun), brokoli ( hergun corbasini yiyebilirsin), mumkun oldugunca ince giyinmek (hatta ciplak gezmek) ... Genelde mutlu neseli bir cocuksun, cabuk ogreniyor, cabucak buyuyor hergun bizi sasirtiyorsun. Seni hepimiz cok ama cok seviyoruz.

Annen
Amsterdam

16 Ekim 2017 Pazartesi

Gunun Ozeti-16 Ekim 2017 pazartesi

22:11:00 6 Comments
Cumartesi 19, pazar 22 dereceyi gormemizin ardindan bugun 24 derece ile hollanda havasi bizi oyle mutlu etti ki bugun pek guzel gecti. Eylul basinda turkiyeden donusumuzun ardindan 15 derece birden soguga gelmis, paltolari, cizmeleri coktan cikarmistik. Bu gun ise yeniden tisortleri sandaletler. Hatta cocuklar ciplak ayak dolastilar ya neyse :)

Sabah 6,30 da uyandi Novacim. Dun yaptigimiz piknigin yorgunlugu ile kizim ve oglumla uyumustuk. Gece iyi uyudular denebilir. Sabah erken kalkmalari da gayet makuldu. Zaten kendileri uyanmasalar bile (genelde olmuyor ama) alarmimiz 7 de caliyor.

Bugun oglumun okulu yoktu, kahvalti ve okul hazirligi ardindan oglumla Helo'yu okula biraktik. Bisikletle gittiler ama Novacim biraz yavas ilerledigi icin, giderken onu suruklemek zorunda kaldim. Okuldan sonra markete gitmek istedi, aslinda acil ihtiyacim yoktu ama zaman gecirmek icin hayhay dedim. Demez olaydim, tabi ki hem market poseti hem de bisikleti tasimak zorunda kaldim. Bir daha markete o bisikletle (ablasindan kalan uc tekerlekli nostaljik pembe bir bisiklet) gelmek yok diye anlastik. Gerci yolun yarisinda akil edip posetleri de arkasina koyarak ve bir yandan da onu ittirerek nispeten kolay geldik. 8.20 de ciktigimiz eve 10 da donduk. Eve gelince biraz oyun oynarken ortalik toplamaya giristim. Arada onunla oynayarak salonu ve mutfagi toparlama, yerleri silme isini 12 de zorla bitirdim. Normalde pazartesi sabahlari oyun ablasi geliyor ama bugun gelemedi. Biraz ust kata ciktik, camasir makinesini calistirdik. Bu arada pisen brokoli corbasindan yedik beraber, biraz tablet izledik bu arada. Saat 2 ye dogru Helocugumu almak icin okula gittik. Yine bisikletle ama bu sefer denge bisikletiyle. Iki tekerlekli bu bisikleti biraz daha hizli kullanabiliyor.

14,15 te kizim sinifindan ciktiktan 15.30 a kadar okul bahcesinde oynadilar. Hava da cok guzeldi  zaten doysunlar istedim, gerci kotu olsa da oynuyorlar ya neyse :)) Bahcede genelde en son kalan biz ve amerikali arkadasi oluyor kizimin. Hani su babasi bakan. Kizim kendi arkadasiyla oynuyor, oglum da kiz kardesiyle. Hatta bir sure sonra o da okula baslayinca okul arkadasi olacaklar (zaten simdiden tanisiyorlar tabi ama resmiyet kazanmis kendi arkadasi olmus olacak :)) Bugun bahcede kizimin bisikleti ile arkadasina bisiklet surmeyi ogrettim, o henuz bilmiyordu ve sanirim ozel bir caba da sarfetmediler ogrenmesi icin. Ben egilip pesinden kosarak (bilirsiniz pek yorucu bir istir) defalarca surmesine yardim ettim ve en sonunda 5-10 mt kadar kendisi gidebildi. Bunu goren babasi cok sevindi (ic ses neden on ayak olmuyorsunuz be adam bak iste cocuk hevesli sen yapsan surecekti diye soyleniyor tabi ). Ben boyle ici kaynayan bir anneyim, usenmem. Hatta kucuk kardesini de bindirip gezdirdim ve sonra okuldan cikarken elimi tutup benimle geldi minik hanim Ava. Eve gitmeyecekmis benimle gelecekmis, yerim seni. Oyle tatli bir sari seker ki, bayiliyorum. 'No no wait mine' derken telasla kosturmasi, mimikleri gozumun onunden gitmiyor. Onlar pek mincirmali sevmez ama arada oksayip opuyorum dayanamayip :)


Okuldan sonra biraz uzakta olan buyuk parka gotureyim diye istiyordum daha ufak cocuklari olan arkadasim aradi. Onunkiler uyanmis hadi parka gidelim diye. 15.45 gibi parka geldik 16.50 ye kadar parkta kaldik. Park cok kalabalikti herkes akin etmis. Kostular oynadilar cok eglendiler. Zor ciktik oradan ama saat 17'deki Helonun ritmik jimnastik dersine yetismemiz gerekiyordu. Haydi parktan dogruca jimnastige. Boyle olacagini bildigim icin jimnastik cantasini yanima almistim zaten :)

Kizim jimnastikteyken mekanin cafesinin bahcesinde oturduk, Burasi da cimenlik bir bahce, icinde birkac oyun alani var cocuklar kosturup duruyor. Bizim ufaklar oynarken biz de oturup birer kahve icebildik nihayet. Gunes, sohbet, cocuklarin nesesi hepsi birden cok iyi geldi. Saat 6 da ders bitti eve donduk (tabi ki ders cikisi giyin soyun, eve getir bir yarim saati buluyor) kapida esimle karsilastik.

Gordugunuz uzere yemek yapmaya firsatim olmadi bugun. Sabah yaptigim corbadan baska hicbirsey yoktu evde. Arkadasim gelip beni almadan bir iki dakika once saat 3,5 ta firina dondurulmus balik gratenlerinden atmis, firini ayarlayip cikmistim. Eve gelip de cocuklar sofraya oturduklarinda, onlar corbalarini yerken bir miktar makarna hasladim (baligi seviyorlar ama bu balik soslu pek hoslarina gitmiyor yine de azicik ondan da yediler), bize de bir salata yaptim, yemek hazir. Artik masada uyuyacak kadar yorgun olduklari icin (oglum artik gunduz uyumuyor zaten) zorla yemeklerini bitirdiler ve Novacim 7,30 da Helocum da 7.45 de uyudu. Ben de biraz dinlenmenin ardindan kalktim blogumu yaziyorum.

Cocuklarla cogu gunlerim bu yogunlukta geciyor ve nasil aksam oluyor anlamiyorum bile ama bu tempomuzu sevmedigimi soyleyemem. Dahasi hepimiz bu rutine alistik, oglum kalkar kalkmaz bugun neler yapacagiz diye soruyor. Bugun gibi hic boslugumun olmadigi gunlerde dahi, bir kahve icimlik, bir sohbetlik zamanlar sunuyor evren bana ve ben de tabi ki sukredip duruyorum.

11 Ekim 2017 Çarşamba

Hollanda'da Yabanci Cocuk Olmak 1

12:35:00 2 Comments
Bu siralar yurtdisina goc epey artti galiba, Hollanda'da durmadan yeni gelmis ailelerle tanisiyoruz ve bana da ozelden sorular geliyor. Yakinda tasinacagiz napalim diye? Cocuklu ailelerin en buyuk problemi okul ve cocugum dil bilmiyor ne yapacak endisesi? Endiselenmekte haklilar elbette ama gercekten cocuklar cok hizli ogreniyor ve Hollanda gonul rahatligiyla soyleyebilirim ki cocuklara cok fazla deger veriyor. Asla magdur olmasina izin vermez.

Bizim hikayemizi biliyorsunuz, kizim 15 aylik iken tasindik, 2 tasina kadar bireysel olarak katildigimiz aktivitelerle dili duymasini sagladik, 2 yasinda oyun okuluna basladi fakat ilk basladiginda haftada 1 sabah gidiyordu, araya yaz tatili girdi, sonra haftada 2 sabah falan oldu derken 2,5 yasina geldiginde cok da ilerlememisti. 2,5 yasinda babysitter ile anlastik. O donemde hamile oldugumdan haftada 3 gun 3 saat geldi ve kizim 3 ayda konusmaya basladi. Simdi 5,5 yasinda ve ilkokulun 2. sinifinda (burada 4 yasinda basliyorlar okula) Hollandaca'si diger cocuklar kadar iyi ve hatta kisisel cabalari sayesinde ingilizceyi anliyor ve konusabiliyor :))

Su anda 33 aylik olan oglum burada dogdu, dogdugu andan itibaren babysitter ve ablasindan hollandaca duydu. Tam hatirlayamiyorum su an ama iki yasindan daha once babysitter ile birebir oynamaya basladi. Simdi hollandaca anliyor ve temel seviyede konusabiliyor.

Genel olarak expat cocuklarinin 4 yasina gelene kadar hollandacayi ogrenmesi gerektigini dusunuyoruz biz anneler. Cunku 4 yasinda okula basladiginda daha yogun bir sosyal hayata girecek ve dil bilip bilmemesinin onun psikolojisine etkisi olacak. Tabi buraya ilk geldiklerinde 4 yasini gecmis olanlar da oluyor ama dikkatli bir calismayla birkac ayda sokuyorlar dili.

Bizim gibi burada dogan cocuklari genelde krese gonderip dil ogrenmesini umuyor aileler. Biz kres olayina girmedik, sebebi ise cok pahali olmasi.

Krese gore degisiyor elbette ama haftanin 5 gunu 1200-1500 eu para istiyor kresler (maaslarin 2000-4000 arasi olabilecegini, ev kirasi ve diger yasam masraflarini da dusununce daha iyi kiyaslanabilir bu miktar). Eger hem anne hem baba calisiyor ise devlet yardim ediyor ve bu paranin %40 civarini geri oduyor. Bu yuzden bircok annebaba haftada sadece birkac gun gonderiyor. Kresler 3 ayliktan 4 yasina kadar cocuklari barindiriyor. Bizim durumumuzda ben calismadigim icin yardim alamayacaktik ve cok pahali olacakti. Babysitter ile anlasip kizima haftada 3 gun geldiginde saati 7,5 eu dan geliyordu ilk basladiginda. Simdi 10 veriyorum biraz zam yaptik ama oglum icin toplamda haftada 50 ayda 200 odemis oluyoruz.

Elbette kres ile kiyaslandiginda daha farkli, kres cocuga butun gun bakiyor yani anne butun gun ozgur ancak dil acisindan baktiginizda kreste cocukla butun gun birebir ilgilenilmiyor. genelde cocuklar kendi kendine takiliyorlar, belki gunde bir iki saat onunla konusuluyor en fazla. oysa babysitter sadece onunla konusuyor ve oynuyor, sayilari, renkleri ogretiyor, kitaplar okuyor, hatta ben su konu bu konu diye yonlendiriyorum ve dolayisiyla daha egitici seklinde geciyor. Hangi yolu sececekleri tabi ki ailenin sartlarina gore degisecektir. ben bu yolu sectim ve her iki cocugumda da memnun kaldim.

diger yandan babysitter hic cagirmayip olayi akisina birakmak da mumkun. Babysitter parasi da az degil ama bunu gelecege yatirim olarak gorduk biz. eger hic bir ozel yontem sunulmayacaksa her cocugun 2(veya 2,5 yasinda -bolgeye gore degisiyor) okul oncesi denilen oyun okullarina baslama hakki oluyor. Bunlar yine ucretli ancak cok cuzi. Yine bolgeye gore degismekle birlikte saatlik ucretini bu gune kadar en fazla 5eu duydum, bizimki 1 eu gibi ve bircok yerde de ucretsiz. Burada maksimum 3 saat olmak uzere (sabah veya ogleden sonra) 1-4 gun gitmeye hak kazaniyorlar. Bazilarinda expat cocuklarina dil ogretmek icin ozel ogretmenler de oluyor. biz kizimda bu hizmeti aldik oglumda da kasim ayindan itibaren alacagiz. Bu okullar cocugun her yonden gelisimini detayli olarak takip ediyor ve ilk okula baslarken detayli bir raporu okula gonderiyor. Dil gelisimini de takip edip gerekirse yardimci oluyor.

4 yas cocuklar icin donum noktasi. Artik buyuk okula gidecekler ve anne babalarin 4 yasina kadar odedikleri tum paralar birdenbire duracak :)) Bunu esimin arkadasi demisti. Aslinda calisan anne babalar icin yine okul sonrasi kresler ayni derecede masrafli. Bircok okulun yaninda bso denilen afterschool merkezleri var. Bizdeki etut merkezi gibi dusunun ama odev yapmiyorlar :)) Cocuklari okuldan aliyor, anne veya baba isten gelip onu alana kadar gozetiyor. Bunlar da yine kresler kadar pahali, oysa artik daha az saaat bakiyorlar, saat 2,5 (veya 3) ten aksama kadar. Fakat hollandali anne babalarin calisma saatlerini esnetme haklari var. Bir cok kisi 4 gun calisiyor veya bazi gunler erken cikiyor, sonucta anne ve baba cocugu paslasarak sadece 2-3 gun afterschoola gonderiyorlar. Tabi burda anane babanneleri olanlar varsa onlar da alabiliyor cocuklari, bazi aileler baska yakin ailelerle anlasip paylasabiliyor cocuklari (birgun sen al bak birgun ben gibi) veya bir yardimci tutup okuldan cocuklari alip evde bakabiliyor. Dolayisiyla cok secenek mumkun.

Devam edecek....

10 Ekim 2017 Salı

Hollanda Usulu Dip Soslar

12:02:00 2 Comments
Hollandali'lar ogle yemeklerinde sicak yemek yerine sandvic yerlermis. ilk basta elbette ki yadirgadik, ustelik sicak yemek yemeye alismis esim icin tam bir problem bu. Yemegini evden goturuyor orasi ayri ama bazen icinde ogle yemegi olan toplantilardan geldiginde, bugun yine ac kaldim diye isyan ediyor.

Onlara gore de bizim tam tesekkulu yemek yememiz tuhaf geliyor. Ama bir de isin su tarafi var, biz de kahvaltilarini sicak yiyen uzak dogululari yadirgiyoruz. Hepimizin kulturu aliskanliklari farkli iste.

Ben ise sandvici cok severim, hergun yesem bikmam ama zaman gectikce goruyorum ki, Hollandalilarin sandvic anlayisi oyle cok da sagliksiz degil. Evet belki sadece peynir ekmek yiyen de vardir ancak, marketlerin sandvic ile ilgili urunlerin oldugu reyonlarda cesit cesit dipsoslar var. Bunlarin basinda humus, tavuklu sos, balikli sos, patatesli sos, rus salatasi gibi minik kaselerde satilan, raf omru 1-2 gun olan, taze mezeler bunlar. Genelde bu mezelerden alip suruyorlar ve bir dilim peynir, salam veya fume balik gibi seyler ekliyorlar. Bir meze duskunu olarak hepsini ilgiyle inceliyorum (hepsini alip denemedim ama bazilarinda uygun olmayan seyler olabiliyor) ve evde yapmaya calisiyorum. Aslinda mantigi kapinca kendi kendimize de uydurmak mumkun. Ekmege surebilmek icin bulamac kivaminda olmali ve birbirine yakisan tatlar katilmali. Asagida cok sevdigim tarif sitesinden sectigim ornekler var. Sadece cesitlilik icin fikir vermesi acisindan ekliyorum, fotograflarina bakinca bile ufkum genisliyor. Aaa bak bu malzeme hic aklima gelmemisti diye. Buradan bu sitedeki tum soslara ve tariflerine erisebilirsiniz. Hollandaca ama translate ile cevrilebilir.

kecipeynirli patlican dipsosu

mascarpone peynirli salatalik dipsosu

somon baligi dipsosu

yogurtlu avokado dipsosu

domates ve kapari soslu fava 

narli ve cevizli biber sosu

enginar, roka ve beyaz (feta) peynirli dipsos

humus

turp sosu

ispanak ve enginarli sos

salatalik sosu

peynirli ispanak sosu

susamli patlican sosu

cevizli patlican sosu

zeytinli dipsos

bezelye ve keci peynirli dipsos
Web sitesinde daha o kadar cok cesit var ki, aslinda dusununce neredeyse her sebzeyi boyle sos haline getirebiliriz. Bu sekilde hem yemeklerin yanina hem de sandviclerin icine konuldugunda, tek basina hic yenilmeyen sebzeler bile tuketilmis olur.

Simdi sadece fotograflara bile bakinca o kadar canim istedi ki simdi hemen bir sos yapacagim. Sizin de boyle favori soslariniz varsa duymayi cok isterim.

sevgiler.

1 Ekim 2017 Pazar

Yazayim ama ne?

16:35:00 18 Comments
Son yazimin uzerinden 13 gun gecti. Hergun gun icinde sunu yazayim bunu yazayim diye kafama not ediyor, aksam olup da yazmak icin bos zamana kavustugumda ise kalakaliyorum. Gunlerimin kosturmacasindan sonra kafam sanki kazan olmus veya cok onemli gordugum meseleler siradanlasmis oluyor. Bir yanimi kemiren "aman canim millet senin hayatini ne yapsin" dusuncesi, diger yandan gelen "ama bak Helo'ya yazmistin, Nova icin hic kayit tutmuyorsun" seslerine karisiyor. Diger yandan okudugum bazi blog yazilarinda hayran oldugum edebi nitelikler benim yazilarimda ol(a)madigindan -bence duzenli ve istikrarli yazsam olur, cunku calistikca gelisiyor bu beceri- kendimi degersiz hissetmeme neden oluyor. Oysa benim blogumu ilk acma amacim yararlilikti. Isimde de normal hayatimda da benim icin cok hassas bir mevzu bu, etkilesimde bulundugum insanlara maksimum olcude yararli olmak. Eski yazilarimda nispeten tatmin oluyordum bunu yaptigima dair, simdikilerde ise bilemiyorum. Ne diyecektim, edebi olmaktan cok yararlilik icin bu blogu actigimi kendime daha sik hatirlatmaliyim.

Cok guzel bir pazar ogleden sonrasinda, sessiz evimde bilgisayardan yaziyorum bu postu. Ogleden sonra bir arkadasimla tursuluk malzeme almaya gidecegiz diye cocuklari babasi devraldi. Planimiz iptal olunca da sessiz bir ev bana kalmis oldu. Her zaman yapamadigim bazi isler yapacagim ama blog yazmayi onceye aldim, ne de olsa bu da her zaman yapamadigim bir is :)

Lafi geveledigimin farkindayim, ne yazsam bilemiyorum suan. Son zamanlarda yasadiklarimdan itibaren dusundugum cok konu var. Bunlardan biri kotu insan-iyi insan olmak uzerine. Bazen oyle haberler duyuyoruz ki (ozellikle isin icinde cocuklar varsa) insan nasil bu kadar kotu kalpli olabilir diye aklim almiyor. Hemen suclamaya geciyoruz, iste polis gorevini yapmiyor, adalet adil davranmiyor, bu kotu insanlar da gitgide aziyor... gibi. Halbuki hepsi duzgun calissa insanlik iyiye gidecek, dunya tamamen iyi insanlardan olusan bir yere donusecek gibi bir algi doguyor. Buna ne kadar uzulsem de inanmiyorum cunku goz onune almamiz gereken bir husus var, insanin yaratilisi geregi, icimizde seytan var. Yani biz hem "yin" iceriyoruz hem "yang"; hem seytan hem melek. Insanligin var olusundan beri iyi insanlar da oldu kotuler de, dolayisiyla bu catismalardan dogan kiyimlar da. Fakat diger yandan bakinca da nispeten daha ilimli yasayan bunlari asmis gibi gorunen toplumlar da var. Elbette o toplumdaki insanlarin varligindaki seytani taraf tamamen yok olmamistir, bazi insanlar sadece bastirmis, bazilari tamamen silmis olabilir. Fakat bir sekilde toplum bazinda yogunlugu azalmistir. 

Bunun sebepleri neler olabilir. Elbette kisisel inanclar (dini inanislar vs) insani iyiye yonlendirmeye calisiyor ama su anki dunyada bunu saglayan en onemli guc hukuk. Insan hoslansin veya hoslanmasin toplumdaki diger insanlarin haklarina mudahale edemez. O toplulukta yasayacaksa ona itaat etmeli, yoksa gidip dag basinda pekala yasayabilir, gitsin yasasin. Ulkemizde ise ne yazik ki artmis gibi gorunen bu kotuculugun baslica nedeni bu. Nasilsa bir diger kotu hic bir ceza almiyor, nasilsa bazi kotuler his birsey olmamis gibi hayatlarina devam ediyor. Nasilsa iyi, sessiz, kendi halinde insanlarin kani emiliyor... 

Bir digeri ise refah seviyesi. Insanlar yasam sartlari iyilestiginde, hem maddi hem manevi tatmine ulastiginda, icsel bir huzura ulasir, haliyle baska insanlara daha az bulasir. Elbette elindekiyle yetinmeyen insanlar hep olacaktir. Fakat ayni aslanin agzindan ekmeyi kapmaya calisan on kisi varsa, haliyle o on kisi birbirine dusman olacaktir. Iste ulkemin bir diger problemi, her alanda bir rekabet ortaminin olmasi. Is hayatinda, saglik/egitim gibi tum sosyal hizmetlerde toplum geneline yayilamayan esitsizlik. Bu kolay bir is degil elbette ama minumum hizmeti herkese ulastirmak onemli.

Bu soylediklerimi bir yonetici duysa soyle der, "biz sunu yaptik begenmediler, bunu yaptik daha cok istediler, vatandas asla tatmin olmaz, hicbir zaman memnun olmaz." Dogrudur cunku toplumun bir diger eksikligi de empati, insaniyet bilinci ve egitim. Bugun surus dersi hocam soyle dedi; Turkiye haber kanalinda gordum, birisi buldugu 2000-3000 tl gibi bir parayi sahibine ulastirmis diye, bangir bangir haber yapiyorlar. Oysa bu dogal olan sey olmaliydi, sasirilan, vurgu yapilma ihtiyaci olan sey degil. Iste bu oz degerlerimize donmemize ihtiyacimiz var. Bu nasil olacak, ornek olarak, egiterek ve hatta bence en onemlisi insanlara dusunmeyi ogreterek. Bir dusun bakalim bu yaptigin dogru mu, sana yapilsa hosuna gider mi? iste bunun gibi oz sorgulamayi unuttuk. Yoksa bazi temel konulardaki dogrular tum dunyada aynidir.

Icimizdeki seytana sahip olmak bizim zor sartlar altinda hayatta kalmamiza yardimci olacagi icin kacilmasi gereken bir durum degil. Onu da kabul edecegiz ama baska bir ozelligimiz daha var, akil. Akla sahip bir varlik olarak, aklimizi seytanin emrine sunmayacagiz. Iste her insan icindeki seytani aklinin kolesi yapabilirse, o zaman dunya cennete donusebilir.


17 Eylül 2017 Pazar

Çıtır Anne

22:32:00 13 Comments
Geçenlerde Kahve Hanım'cım bir yazısında bahsetmişti. 34 yaşın ikinci çocuk için geç olduğunu düşünenler varmış. Ben dedim 36 yaşında ikinci çocuğu doğurdum ama ilkinden daha çıtır anneydim :) Tabi bu biraz mecazi oldu, kendimi hiç çıtır bulmuyorum ama anlatmak istediğim daha enerjik, daha formda ve zinde hissetmemdi.

İlk hamileliğim günün çoğunu oturarak geçirdiğim 9 yıllık iş hayatının sonrasında geldi. İşe gitmiyordum, ev işlerimi yapıyor, dışarda dolaşıyor o zamanki düşünceme göre gayet aktif bir hamilelik geçiriyordum. Hatta doğuma birkaç gün kala camları bile silmiştim (sonradan ikincide de aynı olay oldu nedense). Fazla kilo almadım ama zaten baştan biraz fazlam vardı. Fakat işimin olmadığı her zaman yatabiliyor, internette uzun uzun araştırma yapıyor yani yan gelip yatıyordum (sonradan ikinciyle kıyaslayınca tabi). İlk anneliği 33 yaşında tattım. Yirmili yaşlarda iken 30lu yaşlar çok yaşlı gelirdi ama gerçekten hiç de öyle hissetmiyordum.

Sonra tabi bebekli hayat....

Az uyku, bütün gün aktif oyun, hizmet, gezme. Bebek taşıma, hoplatma sebebiyle gelişen kaslar, çocuk için sağlıklı yemekler pişirmekle gelen sağlıklı yaşam ve en önemlilerinden biri çocuğun eve getirdiği mutluluktan doğan bir yaşam enerjisi... Sonuçta anne olduktan iki yıl sonra eskisinden daha sağlıklı, hareketli ve formdaydım.

Sonra ikinci hamilelik. Birincinin yanına yaklaşamayacağım kadar hareketli geçti. Sabahtan akşama hiç oturmuyordum ve ilk trimesterda dahi gündüz bastıran uyku hallerini geçiştirmem gerekiyordu. (Elbette vücut uyku istiyorsa uyumak lazım ama 2 yaşındaki kızıma göz kulak olacak kimse olmadığından hiç uyuyamadım). 9 ay boyunca yine aktif çocuk bakımının ardından yine benzer kilolarla geçen hamilelik ve sonrası. 

Şimdi 38 yaşında ve iki çocuk annesi olarak anne olmadan hemen önceki halimden daha çıtır anneyim. Neden? Çünkü artık iki çocuğu aynı anda taşıyabilen kol kaslarım var, günde en az 10bin adım yürüyen bacaklarım. İki çocuğun sevgisiyle tavan yapmış oksitoksin hormonum, onlara baktıkça ettiğim şükürlerden evimizi kuşatan huzurum. Evet şu yaşımda, belki de hayatımın en genç olduğum çağındayım.

Kıssadan hisse, herkesin dediği gibi takvim yaşı değil beden yaşı önemlidir ve çocuklu hayat insanı gençleştirir ☺️

13 Eylül 2017 Çarşamba

Etkin Velilik Dönemi

10:47:00 5 Comments
Dün instagramda paylaştığım yazıyı biraz daha zenginleştirerek yeniden yazmak istiyorum. Helocum 2. sınıfta olmasına rağmen geçen yıl 'sabah bırak öğlen al, bu arada çocuklarla ve velilerle kaynaş ama okulun görevlerine katılama' şeklinde geçmişti. Çünkü oğlum ufaktı, öğlen uyuyordu, yanımda götürsem durmuyordu, bırakacak kimsem olmuyordu ve tabi ben Hollandaca bilmiyor(d)um. Velilerle ingilizce anlaşıyorum ama çocuklarla birebir iletişimde zayıfım. Bu yüzden doğrudan çocuklarla etkileşmeli görevlerde yer almadım.



Hollanda'da ilkokullar sabah 8-8,30 gibi başlayıp öğleden sonra 2,5-3 e kadar devam ediyor. Farklı okullardan duyduğum kadarıyla öğle yemeği saatinde kimi okullarda çocuklar eve gidiyor, kimisinde öğretmen yemeğini yerken çocukları gözetecek biri tutuluyor (gönüllü birine para toplayıp vs). Bizim okulda ise her öğlen bir veli çocuklara gözetmenlik yapıyor. Kapıda bir liste var, herkes orayı gönlünce dolduruyor hangi gün gelebilirse.

Ben geçen yıl #novadunya nın öğle uykusu sebebiyle ve bir de Hollandaca bilmediğim için hiç katılmadım, bu yıl ilk defa dün şansımı denemek istedim.

Pek de zor geçmedi çünkü zaten çocuklar kuralları iyi biliyor, güzel oynuyorlarmış. Hatta kocaman bahçe içinde görünmez sınırlarla büyüklerin ve küçüklerin bölümlerini ayırmışlar, kimse diğer bölüme geçmiyor. Böylelikle büyüklerin hızlı ve vahşi oyunları ufakları etkilemiyor. Dolayısıyla kendi kendilerine güzel güzel oynuyorlar. Arada ayakkabı bağcığı bağlatan oldu, düşeni kaldırdım vs. Fakat bu iş en çok #novadunya ya yaradı. Dün çok eğlenince bu sabah yeniden istedi ve Allah gönlüne göre verdi. Bugünün görevli annesinin son anda işi çıkınca görevi biz aldık.

Geçen sene de takip ettiğim için biliyorum sınıfın whatsapp grubunda böyle talepler olduğunda herkes kim ne kadar görev almış/almamış saymadan yardıma koşuyor. Okulla ilgili diğer herşeyde böyle. Zira bit kontrolü, oyuncakların yıkanması, sınıfın temizlenmesi gibi bir sürü görev oluyor sene boyunca. İşte bu birliktelik ruhunu çok seviyorum, sonuçta herşey çocuklar için 🙏🏼





12 Eylül 2017 Salı

2017. Yaz

19:49:00 0 Comments
Hollanda'ya dönüşümüzün üzerinden 10 gün, okulların açılmasının ardından 1 hafta geçti ve ben hala 2017 yazına dair notlarımı yazamadım. Üstelik bugün itibariyle sabah 11 derecede okula gidip, gün boyu da maksimum 14 dereceyi görünce artık bizim için yaz dönemi bitmiş oldu. Bu akşam yorganlara da geçtik şimdi kış gelebilir :))

Yaz bitip de çocuklar normal rutinlerine dönünce, birden bire farkediliyor ki ne kadar büyümüşler, ne çok şey öğrenmişler, ne kadar olgunlaşmışlar. Bugünlerde hergün hayretle buna tanık oluyorum ve şükrediyorum. Artık evimizde 5,5 yaşında bir genç kız ve 2yaş 8 aylık bir delikanlı var. Ve tabi 90 yasindaki inatlari. Inatcilar bir degil iki olunca evlere senlik oluyor tabi ki:))

Bu yaz bizim icin bir ilk yasandi ve ilk defa ablalarim bize kalmaya geldiler. Aylar suren uzun pasaport-vize macerasindan sonra kizimin okul tatilinin baslamasindan bir hafta once gelip bir ay kadar kaldilar. Iki ablam ikiser cocuklari ve birinin damadi olmak uzere, 7 misafirimiz vardi. Biz de 4 kisi olunca ilk 10 gun 11 kisi bir evde geri kalan zamanda ise ikisi dondugu icin 9 kisi bir evde yasamis olduk. Cocuklar icin essiz bir deneyimdi, benim icin ise keyif. Onlara gore kadar yogun bir program yaptik ki, biraz alismakta zorlandilar :p Istanbul rehavetinden sonra buradaki aktif hayat biraz yorucu geldi, biz de bir gun gezmeli bir gun evde dinlenmeli seklinde ayarlamaya calistik. Bir suru yere gittik ve en ilginclerinden biri, kac yildir amsterdam'da yasiyor olmamiza ragmen hep yaz o tarihte turkiyede olmamiz nedeniyle Amsterdam Gay Pride' a katilmamiz oldu. Gercekten onlar icin de buyuk sansti. Tam o tarihte buradaydilar.



Cocuklar tabi ki iyi kotu aliskanliklar edindi, birazcik siveler degisti. Nidalari ooov seklinde olan Novacim cumlelerin sonuna bee getirmeye basladi (bir araya gelince biraz trakya agzina kayiyoruz), oyunda kaybettikleri zaman 'kendimi tebrik ediyorum' demeyi ogrendiler birseye kizdiklarinda 'hani bana dondurma verecektin hani hani' diye cikisir oldular :)) Bir arada altalta ustuste, bol oyunlu bol kavgali guzel gunler gecirdiler.

Biz de turkiye tatilimizi onlarin donuslerine denk getirmeye calistik. Ayni ucakla, cocuklarla beraber dondum, esim bir hafta kadar sonra geldi, o gelince bir haftalik Mugla- Dalyan tatili yaptik, ardindan yine Istanbul, biraz orda ziyaret gezme alisveris derken gunler cabucak gecti. Aslinda gecen sene kaldigimiz 6 haftaya gore 3 hafta oldukca kisaydi ama Helocum doydugunu ve okulunu ozledigini soyledi. Sanirim oncesinde de gorusmus olmanin etkisi vardi. Zaten 3 hafta icinde o kadar cok sey yaptik ki, gunler yogun gectiginde 1 gun insana 1 hafta gibi uzun geliyor.

Velhasil kurkcu dukkanina geri donduk. Ozlemisiz evimizi ve serinligi. O ne sicakti oyle. Sanirim bizim bunyelerimiz buranin iklimine alistigindan fazla sicaklarda duramiyoruz. Elbette orda surekli yasasak daha farkli cozumlerimiz olurdu veya bizim de dengelerimiz degisirdi. Boyle gitgel durumlarda hersey sasiyor.

Tabi akil da sasiyor. O kadar cok sey degismis oluyor ki her gidisimizde sasiyoruz. Cevre, gundem, insanlar, davranislar, fiyatlar... Eskiden 1 tl ye oje alirdik simdi en az 4-5 tl. Diyeceksiniz ki ojeye gelene kadar ne zamlar var ne fiyatlar... Evet hepsinin farkindayim ama oje fiyati bizim tatilimizin gundemine bomba gibi dustu.

Oglum ojelere merak saldi. Aslinda ben pek surmem, ablasi iste biraz heveslenmis birkac cocuk boyu ojeye sahip olmustu. o surerken isterdi ve ben de esirgemezdim cunku henuz hayir erkekler surmez demek icin cok erken ve dogrusu ilerde de der miyim onu da bilmiyorum. Neyse konu bu degil, oglum bir avm de bir mavi oje begendi fiyati da tam 12.99 tl. Almam icin yerlere yatiyor zirliyor agliyor, 5 tl olan baska bir tondakini teklif ediyorum hayir illa o ton olacak ve alacak. Almadim (sonra almadigim icin kafami taslara vurdum ya neyse) o gunu bana zehir etti. Bazen bir anlik oluyor krizleri oyle sandim degilmis. Ve dondukten 1 hafta sonra ayni ojeyi burada kendi buldu ve aldi.  Onune gelen seyi boyuyor, sadece tirnak degil, kagit araba vs...

Iste bu da ojesi uyurken de onunla uyuyor.



Neyse ne anlatacaktim nereye geldim. Evet yogun ve guzel bir yazin ardindan yeni kazanimlarimizla yeni aylara yeni krizlere yeni sendromlara haziriz efendim. Daha sik gorusmek dilegiyle.

5 Eylül 2017 Salı

Yeniden Başlayalım

00:08:00 2 Comments
Okul sürecine girmiş çoğu anne baba için yılbaşı okulun açıldığı gündür :) Özellikle hollandada tüm senenin planı okulun başlaması ile birlikte yapıldığı için daha da yoğun hissediyoruz bunu. Okulla birlikte başlayacak okul dışı etkinliklere kayıt (sonra yer kalmıyor), tatil haftalarının planlanması (özellikle çalışan anne babalar için önemli-izinlerini ayarlıyorlar) gibi. Biz de bugün okulların açılmasıyla işte bu havaya girdik.

Helocum bu yıl ikinci sınıfta okuyacak, hala anaokulu kıvamında aşırı yoğun olmayacak ama Türkiye'deki anaokulları gibi de değil. Hollanda'da 4 yaşında ilkokula başlayan çocuk ilk iki yıl bol oyunlu ama temel derslerin konularından çoğunlukla uygulamalı bilgiler öğreniyor, harfleri öğreniyor, yazmaya giriş yapıyor ve tabi ki sosyalleşiyor. Okul adabını, bireysel ve grup çalışmasını, kişisel becerilerini arttırıyor. Üçüncü sınıfa geldiklerinde ise okuma yazmaya ağırlık başlıyor. Okuma yazma öğrenme yaşı Türkiye'deki ile aynı oluyor ama ilk okulun toplam 8 yılını tamamladığında burdaki çocuk 12 yaşında oluyor. Dolayısıyla orada ilköğretim daha uzun.

Nova'cım da geçtiğimiz Şubat ayında başladığı oyun okuluna devam edecek, gün sayısı daha da artacak (henüz mektubu gelmedi bekliyoruz) ve ben bir okuldan bir okula savrulup duracağım :)) Ah tabi etkinlikleri de unutmamak lazım, şu sıralar tüm sezonluk aktiviteleri netleştirme aşamasındayız, Helo geçen sezon olduğu gibi piyano, ritmik jimnastik ve yüzmeye devam edeceği kesinleşti. Belki ara sıra ekstralar olabilir. Oğlum için ise arayışlarımız sürüyor.

Ben de onlardan heveslenerek kafamda planlar yapıp duruyorum, düzenli spor salonu mu olsun, bir dil kursu da şart aslında, e tabi fizik de çalışmak istiyorum, şöyle gönüllü bir iş de yapsam fena olmazdı, ehliyet işini sonlandırmam lazım ki eğer onu halledersem seçeneklerim çoğalacak, bloğa daha sık yazsam, bir hobimi ciddiye alıp ilerletsem... Diyeceksiniz ki hangi ara yapacaksın bunları, gerçekten şu an bile hiç boş vaktim yok ama isteyince oluyor illa ki bir yol bulunuyor.

O zaman sezon başlasın 🎉






15 Ağustos 2017 Salı

Görünmeyen Yaralar

00:56:00 0 Comments

Birkaç gündür tatildeyiz. İki gece önce çocukları da kendimi de sineklere kurban verdim. Ne yazık ki sivrisineklere karşı tecrübesiz bir anneyim. Her birimizde yaklaşık 50-60 ısırık var. İçlerimizden en ağır etkilenen Nova'cım oldu çünkü cildi çok hassas. Isırılan yerler aşırı şişiyor sonra uçları su topluyor ve patlıyor :(

Bütün gün onu öyle görünce üzülüyor ve zihnimden sürekli yumruk yapmış elimi kafama vuruyorum. Ah salak anne ah.

Elbette bu çok büyük bir dert değil, ne hastalıklar ne dertler var ama bu olay, nispeten kontrolümüzde ve önlem alınması kolay bir olaydı. Yani bazı hastalıklar/kazalar yüzde yüz elimizde olmayabiliyor, bu öyle değildi.

Tatilde diğer bir kontrolünü kaybettiğim konu ise abur cubur meselesi. Rutinler bozuldu, huylar değişti, şeker-dondurma için ağlayan çocuklarım oldu. Tamam önceden de tamamen yalıtılmış değildi ama bizim sınırlarımız çerçevesinde konuşacak olursam ipin ucu kaçtı. Günde kaç kere savaş veriyor ve kaybediyorum :(

Sonra düşündüm. Şu sineklerin sebep olduğu yaralar bile nasıl içimi parçalıyor, evladının bir tırnağına bile zarar gelmesin istiyor anneler ama peki ya görmediklerimiz? Zararlı gıdaların içerde yaptıkları, ekranda aşırı zaman geçiren minik beyinlerdeki hasarlar. Örnekler çoğaltılabilir elbet, psikolojik olumsuzluklar, huzursuz ortamlar.... Bunları görmüyoruz ama işte bu da aynı sivrisinek ısırması gibi. Önlemi kolay ve basit olmasına rağmen ihmal edince bak neler oluyor.

Bundan sonra sabrımın bitip de her pes etmeye yaklaştığımda bunu hatırlayacağım. Peki ya görmediğim yaralar, ben çocuğuma nasıl kıyayım?

11 Ağustos 2017 Cuma

Kim Kiminle Nerede Ne Yapıyor?

19:11:00 2 Comments


Küçükken ilk okul çağında falan böyle bir oyun oynardık. Bir nevi isim şehir oyunu. 4 arkadaş aynı kağıda sırayla kim, kiminle, nerede, ne yapıyor yazar, yazan kişi yazdığı yeri katlar sonra açıp o sırayı okuduğumuzda gülmekten katılırdık. Çok alakasız cümleler çıkardı çünkü. Çocukluk muzurluğu ile çiş yapıyor, kaka yapıyor, osuruyor gibi eylemleri de eklediğimizde (o zamanlar en fazla ayıp kelimelerimiz bunlardan ibaretti, daha fazlasını bilmezdik) gerçekten çok komik olurdu. Bir de artistleri yazardık tabi. Mesela Filiz Akın Tarık Akan'la uçakta kaka yapıyor gibi :))

Şimdi günümüzde herkesin dilinde ve aklında; "kim kiminle nerede ne yapıyor" soruları. Instagram sağolsun merakına yenik düşenleri feci esir alıyor. Şu kişi buraya gitti, şurada tatil yaptı, ama diğeri gidemedi. O bunu beğendi, beni beğenmedi, ona şu yorumu yaptı ama bana böyle dedi/ demedi. Eğer farkında olup kendini frenlemezsen tüm gününü sadece bunlarla geçirebilir, zamanını boşa tüketebilirsin.

Ben hem yoğunluğumdan hem de ilgisizliğimden böyle ayrıntıları es geçiyorum. Fakat bu durumda da muhabbetlere yabancı kalıyorum. E hani şu fotoğrafı koymuştu ya görmedin mi? diyorlar. E evet gördüm ama neresiymiş bakmadım. Sadece fotoğraf güzel mi değil mi ona bakıyorum. O an elim değerse "like"lıyor, değmezse görmüyorum bile. Bazı arkadaşlarımı merak edip nasıllar diye geriye dönüp baktığım oluyor ama. Bu şimdi ne fotosu koymuş diye hiç merak etmem mesela.

Bir diğer yandan da sosyal medyanın bu yönünün insanların gerçek yüzünü ortaya çıkarması açısından faydalı buluyorum. Madem yorumunda canım yerine cnm yazmış (böyle bir olay var biliyorsunuzdur, birincisi samimi ikincisi yapmacık), sen de ona göre ayağını denk alıyorsun. Kime ne kadar değer biçeceğini iyi gösteriyor.

Kim ne kadar ve ne amaçlı kullanırsa kullansın karışamam ama, bu takiplerin sonunda "amaaan boşver banane" diyemiyorsan olan sadece kendine oluyor. Ne onun yediğinin ne gezdiğinin ne de söylediğinin sana faydası var. Tüm bunlara, bahsettiğim oyun gibi bakmak, keyfini süzüp, tortusunu görmezden gelmek gerek. İşte o zaman her kim ne yaparsa yaptığıyla kalıyor.


8 Ağustos 2017 Salı

Canlı Hatıralar

21:55:00 3 Comments
1985 yılında ben 6 yaşındayken taşındığımız ve 2012 yılına kadar (27 yıl) bazı değişikler olsa da içinde yaşadığımız ev benim hatıralarımın her köşesine kazınmış. Bazen hiç ummadığım anda bir ayrıntı geliyor gözümün önüne, mutfak dolaplarını yaptırmadan önce annemin tezgahın altını kapatmak için kullandığı kumaşın deseni, banyonun yerlerindeki çinilerin renkleri veya bir odanın duvarındaki çatlak veya çıkıntı. Sonra gözlerimi kapatıp o görüntüden itibaren etrafı tarıyorum zihnimde, aynı Google haritalarda sokağın üç boyutlu resmini tarıyor gibi, o andaki haliyle her ayrıntıyı her köşeyi görüyorum. hiç bir detay atlamadan. Hayret ediyorum ama en çok da özlüyorum. Gözlerim doluyor, mutluluk hüzün karışımı bir duyguyla doluyor içim.

Bu anı yaşadıktan birkaç gün sonra mümkünse bana fazla dokunmayın. Hayal dünyasındayım, gündelik işlerimi yapıyorum ama aklım hep o evde, o zamanda. O zaman dinlediğim şarkıları dinliyorum, bağıra bağıra eşlik ediyorum. Elimde hiç fotoğraf yok olsaydı bakardım ama hafızamdaki fotoğraflar daha canlı. Kokusuyla sesiyle, rüzgarıyla güneşiyle hepsi taptaze oradalar. Beynimin bu detaylı kayıtlarına büyük hayretler içinde şükrediyorum.

Beynimin bu işlevi hala aynı şekilde güçlü çalışıyor mu bilmiyorum. çocuklarımla geçirdiğim ve kayıt altına alamadığım binlerce anıyı, ilerki yıllarda şimdi eski hatıralarımın içinde gezindiğim gibi anımsayabilecek miyim? Yoksa bugünlerde daha birkaç gün öncesini bile zor hatırladığım için onlar da gidecek mi? Yani beynimin şu andaki işlemcisi, çocukluğumdaki kadar iyi çalışıyor mu acaba? Umarım öyledir, umarım sürekli geçmişini düşünen ve anlatan bir nine olurum ben de.

Babaannem öyleydi. Hatta ona kızardık hep aynı şeyleri tekrar tekrar anlattığı için. Oysa ne büyük bir zenginlik, ne tatlı bir duygu yaşayan için. Gözlerini kapıyorsun ve hooop olmak istediğin yer ve zamana gidiyorsun. Saatler, günler boyu kalabilirim bu dünyada.

Çocuklarıma güzel çocukluk hatıraları bırakmak için uğraşıyorum ama bunu sadece onlar için değil kendim için de yaptığımı itiraf etmeliyim. An be an bunları kaydediyor beynim. Gün gelecek hepsi yuvadan uçtuğunda, yollarını gözlerken ben de bu hatıraların içine gömüleceğim.


2 Ağustos 2017 Çarşamba

Mahlukat

01:50:00 2 Comments
Bugün sürüş dersim sırasında hocamla yaptığım sohbet çok hoşuma gitti. Kendisinin bazı fikirlerini kendime yakın bazılarını uzak buluyorum ama sürüş sırasında kontrolümü kaybetmeden sohbet edebiliyorum :) Belki de bu yaklaşımı bile dersin bir parçası kim bilir?

Neyse efendim konu, İstanbul'daki sel felaketinden, iklime, tabi ki Hollanda ve Türkiye'deki çevre düzenleme karşılaştırmalarına kadar geldi. Geçtiğimiz günlerde olan dolu yağışını, meteoroloji mühendisi olan kaynımın önceden haber verdiğini söyledim. Açıklamasına göre İstanbul'da yüzey sıcaklığı 60 dereceyi bulmuş ve bunun sonucunda gökyüzü ve yer yüzü arasındaki yoğun sıcaklık farkı buna sebep olmuş (o tabi daha bilimsel kelimeler kullandıydı da unuttum şimdi). Ve muhtemelen yüzey sıcaklığını bu kadar arttıran şey ise aşırı betonlaşma.

Hollanda'da yollar mümkün mertebe asfalt değil (taş döşelidir) ve yağmurdan yarım saat sonra heryer kupkuru olur. Üstelik eskiye nazaran daha çok ağaç varmış. Belediye durmadan ağaç dikiyormuş ve ona göre belki de iklimi aşırı yağışlı yapan bu aşırı ağaçlandırma. Ben de Karadeniz bölgesinin de benzer iklimde olduğunu, ama gerçekten iklim mi bitki örtüsünü etkiliyor, yoksa bitki örtüsü mü iklimi değiştiriyor pek ayırt edemeyeceğimizi düşündüğümü söyledim. Ve tabi ülkemizde azalan ağaçlık alanların sonunda yağmurun azaldığı konusunda ikimiz de hemfikirdik. Üstelik o eskiden köylerinde (iç Anadolu bölgesinde) daha çok Kartal, tavşan, tilki gibi hayvanların olduğunu, artık hiç göremediğini söyledi. E tabi ilaçlı tarım tüm böcekleri öldürdü, böcekler olmayınca sürüngenler azaldı, sürüngenleri yiyen hayvanlar tükendi... vs. Yakında sıra bize gelecek.

Eskiden kuraklık olduğunda yağmur duasına giden insanlar, yanlarında yeni Doğum yapmış hayvanları, bebekleriyle birlikte götürürlermiş. Her yeni doğanın rızkını veren Allah, belki bu bebeklerin yüzü suyu hürmetine rızkı verir diye. Evet Allah tüm kullarına rızkını ulaştırıyor belki ama, iradesi olmayan mahlukatın rızkı, nasıl desem belki de daha engelsiz oluyor. Belki insanoğlu, rızkını kesecek hallere, yollara giriyor. Sonra dedi ki; bence, Hollanda'nın yağmurunda bu ağaçları mesken tutmuş börtü böceğin, her türlü mahlukatın da etkisi var. Onların rızkından biz de faydalanıyoruz. Ama itiraf etmek lazım ki, Hollandalılar hayvanlara da çok saygılılar. En basit örnek, trafikte onlarca araba hiç korna çalmadan bir güvercinin veya ördek ailesinin karşıdan karşıya geçmesini bekler. Gerçekten ben de defalarca şahidim. Sonra her yere kuş evleri yapılır, sokaklarda sahipsiz hayvan olmaz, es kaza bulunursa hemen herkes alarma geçer, gereken yapılır...

Kıssadan hisse, bilmediğimiz nice sırlar içinde hayatımızı sürdürürken, insanoğlunun "iyi niyeti" her konunun özünü teşkil ediyor. Bir karıncayı bile incitmeyecek duyarlılıkta yaklaştığımızda, aslında, doğa da, iklim de, toplum da hepsi iyiye gidecek. Ama içi kararmış ruhlar arttıkça gidilecek sonun ne olduğu hiç de belirsiz değil.

28 Temmuz 2017 Cuma

Evde Oyun Alanları

21:53:00 4 Comments
Çocuklu evlerin en büyük problemlerinden biri, gitgide büyüyen oyuncak nüfusu, bu oyuncakları koyacak yer sıkıntısı ve tabi ki oyuncakların sebep olduğu dağınıklık. İki çocuklu bir ev için oyuncak sayımız çok az olmasa da gördüğüm bazı evlere göre fazla da değil. En azından oyuncakların dağılımı dengeli ve çoğu özel amaca yönelik.

Bir yıl önce salonu yeniden dekore ederken oyuncakların gruplanmasını ve yerleşimini yeniden düzenledim ve bir yıldır düzenimiz aynı şekilde devam ediyor. Bizim evimiz katlı olduğu için oyun alanı olarak üst kattaki çocuk odasını değil salonu kullanıyoruz. Bir yıl önce henüz onları odalarında bırakacak yaşta değillerdi ve eğer onlar orada kalırsa benim de başlarında durmam gerekecekti. Salonda olunca hem ben işlerimi yapıyor hem de onları gözetebiliyorum. Bu düzenleme zamanlarında okuduğum bir makale şöyle diyordu. Oyuncakların dağınık ve gruplanmamış olduğu bir odada çocuklar en fazla 5 dakikalık oyunlar kurabiliyorken, oyuncakların kategorilendiği, yeterli boş alanın olduğu ve toplu bir odada saatlerce oynayabiliyorlar ve yaratıcı oyunlar türetebiliyorlarmış. Gerçekten de benzer etkiyi ben de düzenlemeden sonra gözlemledim. Neler yaptım yapıyorum madde madde yazmak istiyorum.


Salonu mutlaka toplu, ferah ve aydınlık tutmaya çalışıyorum. Bir grup oyuncak yere dökülüp oynandıktan sonra tekrar yerine konulur ve ancak bu şartla diğer oyuna geçilir. Bazen iki farklı grup oyuncak da dökülüyor (salon büyük olduğu için yer sorunum yok ama) oyunlar sonunda mutlaka toplanıyor. Çocuklar bu döngüye alıştıkları için artık kendi topluyorlar veya bazen zorlanırlarsa beraber topluyoruz.

İkinci olarak oyuncaklar mutlaka gruplanmış haldedir. Bu gruplana oyuncak türüne göre de olabilir, onların oynayış şekline göre de (mesela birkaç araba ve birkaç insan figürünü beraber oynamayı seviyorsa aynı kutuya koymak gibi). Bizde bu gruplar şöyle, legolar, ahşap ve metal trenler, arabalar, minik oyuncaklar (hepsi grubuna göre şeffaf zipli poşetlerde), müzik aletleri, puzzle bölümü, boyalar, oyun hamurları... gibi.

Üçüncü mevzu bu oyuncaklar çocuğun kendi alabileceği yerlerde, kendi açabileceği kutularda ve her oyuncak her zaman aynı yerde olması. Yerlerini hep aynı tutunca, çocuk istediği zaman istediği oyuncağı alır ve işi bitince yeniden ona koyar. Bizim iki tane içinde birden fazla grubun bulunduğu karışık oyuncak kutumuz var. Bazen onlar karışıyor, ayda bir falan yeniden ayıklıyor ve herşeyi yerine koyuyorum. 

Oyuncakların çoğunu çocuğun yaratıcılığına imkan veren oyuncaklar olarak seçiyorum ama zaman geçtikçe okullardan hediye olarak gelen, restoranlardan verilen gibi genelde ucuz ve pek bir işe yaramayan oyuncak stoğu oluşuyor. Bu tip oyuncakların oynanma ömürleri genelde kısa oluyor. Bunları ara sıra ayıklayıp çöpe atıyor veya çevremizde isteyen çocuk olursa onlara dağıtıyorum. Bunları kontrol altında tutmak önemli. Gün geliyor hiç bir işe yaramayan bir kutu plastik oyuncak doluyor ev.

Bir diğer dikkat ettiğim konu ise evin boş ve düzenli olması kadar bazı oyunlar için çocuğa hazır alanlar sunmak. Bazı annelere göre bu dağınıklık olarak kabul edilebilir tabi ama ben o kadarını göze alıyorum. Salondaki çocuk masasının yakınında boya kalemlerinin ve boş temiz kağıtlarının olmasına özen gösteririm. Kızım piyanoya gittiği için evde çalıştığı org, ortada kolayca erişebilecekleri yerde (oğlum aklına estikçe gider çalar). Duvara yapıştırdığım kara tahtanın yanında hep bir kutu tebeşir vardır, bunu görmezlerse yazmak akıllarına gelmez. O dönem favori olan oyuncakları da ortadadır (mesela oğlumun araba kaydırdığı otopark oyuncağı bir köşede yerdedir, kızımın Littlest pet shop oyuncaklarının evi oyun masasının üstündedir ). Bu ortadaki oyuncaklar onlara ilham olur diğer parçaları alıp oynarlar. 



 Bazen ben de oynuyorum tabi 😉


Bazen oynayacak şey bulamazlar hadi derim bütün oyuncakların olduğu yerlere sırayla bakın, sonra bulup birini seçerler.

Asla yapmamaya çalıştığım şey ise büyük bir kutuya tüm oyuncakları yığmak, kutuları üstüste istiflemek ve tamamen bomboş bir oda bırakmak. Bu durumda benim çocuklar tablet ve telefonlara saldırıyor. Tabi onları da oynuyorlar ara sıra ama, kızım boyaların cazibesine kapılıp resim yapmaya, oğlum kitap dolabına gidip kitaplara bakmaya daldığında kurduğum düzenin en azından şimdilik bizim için işe yaradığını görünce mutlu oluyorum. 

16 Temmuz 2017 Pazar

Nova'ya Mektuplar:30. Ay

01:37:00 1 Comments


Canım oğlum, aylık mektuplarına çok uzun bir ara verdim ne yazık ki. Çoğu zaman ay dönümünde yazacak fırsatım olmadı, aradan günler geçtiğinde ise bir sonraki aya yaklaşmış oluyorduk. Öyle mi böyle mi derken yazılmadan kaldı. Şimdi tam 2,5 yaşında oluşunun şerefine yeniden yazıyorum ve bundan sonra aksatmadan yazmaya çalışacağım.

En son nerede kalmıştık hatırlamıyorum ama artık, galiba'lı, gerçekten'li, o zaman'lı cümleler bile kurabilen bir çocuksun. Her şeyi anlıyor ve söyleyebiliyorsun. Şarkılar söylüyor, bazen kendin uyduruyor, hikayeler anlatıyorsun. Dil konusunda hiç bir sıkıntımız yok çok şükür. Hollandaca ise anlayışın gayet iyi (imiş) ve bir ay kadar önce suskunluğunu bozup konuşmaya başladın. Tam cümle formunda değil elbet ama kelimelerle derdini anlatıyorsun.

Hiç uğraşmadan kendi kendine verdiğin tuvalet eğitimiyle gündüz bezini de bıraktık tam 2 yaş 2 aylık iken. Gece annenin tembelliği olmasa o da olacak ama şimdilik devam ediyoruz. 

2 yaşını 15 gün geçe başladığın oyun okuluna da alıştın. Hatta ilk kez geçtiğimiz hafta, ilk defa okul öncesi mızmızlanmadın ve okula gitmek istiyorum dedin. Orada Damla ile iyi oynuyorsun, Diego'ya hayransın ve Yuna'dan hoşlanıyorsun. Öğretmenlerinle de aran iyi.

Artık bebeklik emareleri birer birer biterken geriye tek kalan hala meme. Onu da çözmemiz lazım ama hala gelişme olmadı. Telkinler pek işe yaramıyor nasıl bir yol bulacağım hala çözemedim. Ama artık epey seyreldiğini belirtmeliyim.

Gelelim huyuna suyuna :) Terrible two hiç bu kadar terrible olmamıştı ablanda. Üstelik tecrübeli anneyim, bence bu ataklarına karşı doğru davranışı gösteriyorum  ama atlatman benim davranışım ile değil zamanın dolmasıyla mümkün olacak sanırım. Çok inatçısın, yerlere yatıp seni kucaklamaya çalışan kollarımdan kurtulacak kadar güçlüsün.

Pek kilolu bir çocuk sayılmazsın ama yeme şeklin hoşuma gidiyor. Çoğunlukla sağlıklı seçimler yapıyorsun ve ablana göre daha geniş bir yelpazen var. Üstelik senin yiyiyor olman onu da özendirip yemesine vesile oluyor 🙏🏼 Çok atlayıp zıplayan bir anlam olduğu için onun yaptığı herşeyi yapmaya çalıştığın için bedensel becerilerin de iyi durunda. Yakın zamanda tek ayak üzerinde sekmeyi çalışmaya başladın şimdi birkaç adım zıplayıp ilerleyebiliyorsun.

En çok sevdiğin hayvandan bahsetmesek olmaz. Tavuskuşu. Önceden çiftliğimizde vardı, kış boyunca başka bir yerdeydi herhalde görünmedi, baharda tekrar geldiğinden beri her sabah onu görmeye gidiyoruz. Daha çiftlik açılmamış oluyor ama sırf tavuskuşunu görmek için etrafını dolanıyoruz. 

Arabalar hala en favori oyuncakların. Okula giderken ve uyurken bir iki tane elinde olugor hep. Onun dışında balık tutmak Yeni heveslerinden. Oyuncak olanlarını bahçedeki şişme havuzda oynuyorsunuz ama uzun ağaç dallarını da olta yapmayı çok seviyorsun. Geçen gün aramızda geçen şu konuşmayı da eklemeden geçemeyeceğim. Ormanda iki eline iki sopa almış yürürken iki tane sopan var bak biiir-iki dedim, sen de hemen ardından hayır beeeş tane var, dööört beş demedin mi? Şaştım kaldım☺️

İnadının çok tuttuğu ve benim sabrımın az olduğu günler kızdığımda hatanın farkına varıp boynuma sarılıyorsun ve "seni dok deviyom" diyorsun ya ölüp bitiyorum.




5 Temmuz 2017 Çarşamba

Sebze Sevdalısı

22:02:00 10 Comments


Amsterdam'da yaşayan Türk annelerinden oluşan bir Facebook grubumuz var. Her türlü konuda tartışıyoruz. Son tartışmalardan biri, Türkiye'deki sebze meyvelerin tadını burada bulamamak üzerine. Gerçi bunu savunanlar çoğunlukla İstanbul harici şehirlerden gelenler. Eminim haklılar ama ben şahsen İstanbul'dan sonra buradaki meyve sebzelerden şikayet etmiyorum, hatta kimilerini çok daha fazla beğeniyorum. Belki şimdi İstanbul'da da organik pazarlar, dalından satıcılar vardır ama ben oradayken ve çalışıyorken bunları bulup alacak zamana sahip değildim. Evime en yakın market ve pazarları kullanıyordum.

Tabi tam zamanlı anne olunca, evde hergün yemek pişince biraz daha bilinçleniyor insan.  Hangisi taze/değil, hangi sebzeler çocukların seveceği şekilde pişmeli, hep aynı yiyecekler olmasın çeşit çeşit alayım... şeklinde kendi içinde bir dünya şu mutfak olayı. Bizim evde biz de dahil çok miktarda yemek tüketilmez ama hergün mutlaka bir çeşit sebze veya salatanın olduğu menüler hazırlarım.

Grupta bazı sebzeleri beğenmedikleri için pişirmeyenleri (veya onlar için tr ziyaretlerini dört gözle bekleyenleri) okuyunca şaşırdım. Çünkü benim için olay biraz da şuna dönüşüyor. O benim damak tadıma uygun değilse bile ben birşeyler yapabilirim, seveceğimiz bir şekilde pişirebilirim veya dönüştürebilirim. Bu şekilde istisnasız neredeyse her sebzeyi tüketiyoruz evde. Yeni şeyler denemeyi, uydurmayı ve yakışacak şeylerle harmanlamayı seviyorum.

Markete gidip de taze sebzeler görünce almadan duramıyorum, onların kokularını içime çeke çeke alışveriş yapıyorum. Dokunuyorum seviyorum böyle biriyim :))

Bu yazıda Hollanda'daki sebzeleri (tabi aklıma gelenleri) ve nasıl pişirdiğimi kısaca toparlayayım istiyorum.

Yukarıdaki fotoğraftan ilham alayım:

Dolmalık biber: Türk bakkallarında bizdeki gibi minik yeşil dolmalık biberler var ama onunla yapılan biber dolmasındaki acımsı tadı eşim beğenmiyor diye kıymalı biber dolmasını şu renkli dolma biberlere yapıyorum. Öyle lezzetli oluyor ki, çocuklar bile bayılıyor. Yeşil minik dolmalık biberlerden yapılmış zeytinyağlı dolmaya da (hani fıstıklı falan olan) ben bayılıyorum.

Patlıcan: en sevdiğim sebzelerden biri, karnıyarık, oturtma, bazen patatesle karıştırıp musakka, imam bayıldı ve en çok da köz salata bizim evin en çok pişenlerinden. Bazen az kaldıysa falan sebzelerden bir harç hazırlayıp börek yaptığımda içine patlıcan da giriyor. Markette genelde tombul patlıcan bulunuyor, Türk bakkalında ise bizim uzun patlıcanlardan. Ancak ben tombulları daha çok beğeniyorum çünkü çekirdeği (dolayısıyla acı tadı) daha az.

Biber: dolma biber harici yeşil kırmızı turuncu biberleri kastediyorum. Salatalara genelde doğrarım. Çarliston biberlerden sabah kahvaltı için peynirli biber kızartması yaparım (normalde çökelek ile yapılır ama sert beyaz peynir de oluyor), çok yemeyelim diye fazla kızartmasam da bazen kızartma, kırmızı köz biber gibi.

(Ara not: yazarken düşündükçe bile ağzım sulanıyor ya 😂 neyse devam edeyim)

Bezelye: genelde burada Türkiye'deki gibi alıp ayıklanacak bezelye bulmak zor. 100-200 grlık paketlerde böyle yeşil satılıyor ama çok minik taneli öylece yemek için. Dondurulmuş alıyorum genelde bezelyeyi ama tadı tr den azıcık farklı. Genelde daha minikler ve tatlılar. Artık Türkiye'dekiler bana çok otumsu gelmeye başladı. Bezelyeyi de genelde içine patates veya havuç koyup zeytinyağlı yemek şeklinde, bazen et yemeklerinin içine falan koyuyorum.

Pırasa: tam şu anda bir yandan pırasalı böreğimi yiyiyor bir yandan yazıyorum. En çok börek oluyor bizim evde, böyle herkes yer. Bazen taze soğan niyetine salatalara doğradığım da oluyor. Zeytinyağlı yemeğini de benden başka yiyen yok diye nadiren yapıyorum. 

Taze fasulye: aşağıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi burda iki çeşit var taze fasulye. İnce olanları genelde buharda haşlama, turşu, ya da haşladıktan sonra galete ununa bulayıp azıcık kızartma şeklinde yapıyorum. Kalın olanlar ise epey kalın bir parmak genişliğinden fazla. Onları da ayıklafıktan sonra bir de dikey ikiye keserek zeytinyağlı yemeğini yaparım çok lezzetli olur.



Brokoli: kızım ufakken o yemediği için yesin diye daha çok önce haşlayıp sonra karnabahar kızartması gibi kızartarak yoğurtla yenilebilecek şekilde yapıyordum. Fakat illa ki o demetin bir kısmı çorba olur. Şimdilerde oğlum buharda haşlanmış halini limon ve zeytinyağı karışımına banarak yemeyi çok seviyor. Bu yüzden uzun zamandır bu şekilde pişiyor.

Karnabahar: benim favorim tabi ki bol limonlu biraz kıymalı yemek formu. Ama bazen kızartması da olur. Çok iştahlı olmasalar da yedikleri sebzelerden. 

Lahana: eşim sarmasını çok sever ama sarmalık lahana bulmak zor veya bitiremeyeceğimiz kadar büyük oluyor. Genelde küçük boy alıp coleslaw salata olarak yiyoruz. Yemeğini benden fazla seven olmadığı için (eşim yer ama mecbur kalırsa) seyrek pişer. Yine kırmızısını salata olarak kullandığım için bazen kavanozda doğranmış turşu gibi olanları alıyorum salata için. 

Havuç: en çok çorbalara, yemeklere, salatalara kullanıyorum ama ara sıra haşlayıp tavada birazcık kızartarak şöyle sarımsaklı yoğurtla yemenin keyfi başka. 

Enginar: ah enginar çok severim. Buralarda genelde kabuklu satılıyor diye kabuklarıyla haşlayıp, yapraklarını koparıp limon+zeytinyağı+tuz karışımına bandıra bandıra yeriz. Çocuklar çok severler. Fakat Türk bakkalında dondurulmuş halde bir paket (içinde 10-15 çanak var) buldum, son birkaç seferdir alıyorum ve haşlıyorum. Yine aynı sosla yiyoruz hatta bazen salataya bile doğruyorum.

Celery (kereviz sapı): Türkiye'deki kereviz sapları tam böyle değil sanki, daha çok yapraklı ve daha ince. Burada kapkalın bir sopa gibi. Bizim evde çorbalara girer, salatalara doğranır, hatta tek başına salata olur.

Kabak: sadece burada deneyeceğim diğer AB ülkelerinin bazılarında da benziyor, makette kabak ile salatalığı ilk geldiğinizde ayırt edemeyebilirsiniz. Türkiye'deki kabaklar, açık yeşil olur bunlar koyu yeşil. Ama bence tat olarak çok farkları yok. Eskiden patates ile karışmış az pirinç eklenmiş yemeğini yapardım ama son zamanlarda dilimleyip fırın kabına diziyorum, arasına biraz ince bulgur, üst katına bol dilimlenmiş domates ve mozerella parçaları zeytinyağı falan gezdirip fırında pişiriyorum. Bulgur tüm suyu emiyor çok hafif bir yemek oluyor. Bir diğeri de tavada kavrulup üzerine sarımsaklı yoğurt dökülmüş hali.

Avokado: sade haliyle, salataların içinde ve sandöviçlerin arasında ve üşenilmezse sos olarak her haliyle çok seviliyor.

Bakla: iç bakla ve kabuklu bakla şeklinde iki çeşit var. İç bakla genelde haşlanıp buğday, taze soğan, avokado, çeşitli otlar eklenmiş zengin salataya dönüşüyor. Taze bakla da fasulye gibi zeytinyağlı yemeğe.

Ispanak: çocuklar seviyor diye en çok mücver, sonra börek ve salata en son da yemek oluyor bizim evde.

Kereviz: en çok cevizli salatası (mmmm) bazen de portakallı zeytinyağlısı oluyor. Genelde ben yiyorum ama.

Brüksel lahanası: hemen hemen aynı boyutlarda kesilmiş patates ve havuçla birlikte haşlayıp sonra sarımsak *sirke (veya limon) * zeytinyağı ile hazırlanmış sosu döküp öyle yiyoruz. Nefisss.

Daha çok sebze var ama şimdilik bana ayrılan sürenin sonuna geldik. Devamı bir sonraki yazıya 😉

1 Temmuz 2017 Cumartesi

Guney Fransa Tatili

14:09:00 4 Comments
uzun uzun yollari astim geldim gozumu kararttim kactim geldim sana

Haziran'in ilk haftasi tadi damagimizda kalan bir tatil yapmistik. Simdi elimden geldigince anlatayim istiyorum. Bu tatil bizim icin bircok acidan bir ilk. Ilk defa bizimkilerle yasit cocuklari olan baska bir aile ile gittik ve ilk defa 12 saat kadar suren araba yolculugu yaptik. Yol uzun oldugu icin gunde 6 sar saat olmak uzere gidis ve donuste birer gece konaklamali toplam 4 gunu yollarda gecirdigimiz bir seyahat oldu. 2 veya 3 saatte bir de mola verdik. Cocuklar hic ummadigimiz sekilde uyumluydu ve yolculuk genel olarak rahat gecti. Elbette yorulduklari sIkIldiklari oldu ama dusundugumuz kadar korkunc degildi. Ustteki fotografta goruldugu gibi, ilk gidis gunumuzde aksam saatlerinde maruz kaldigimiz siddetli yagmur ve firtinayi saymazsak manzara sahaneydi.

Gittigimiz yer Marsilya yakinlarinda bir sehir ismi Beziers'mis. Daha dogrusu bu sehrin daha kirsal bolgesine kurulmus bir camping alani. Ayrica baglari ve sarap fabrikasi da varmis. Cok buyuk bir arazi dusunun, resmen kasaba gibi planlamislar, icine yuzlerce bungalow koymuslar, karavan ve cadirlar icin parseller ayirmislar. Icinde marketi, ekmek firini, birkac restorani, yuzme havuzlari, oyun alanlari vs hepsi vardi. Biz bungalowda kaldik fakat karavan tatili hayalimiz vardi. Burada karavan tatili yaparsak neler lazim olur diye bolca gozlemleyip notlar aldik. Camping alaninda her karavan icin kullanilabilecek mutfak banyo elektrik hatti gibi seyler var, sadece karavanda uyuyorsun farkli olarak. Yine cadir icin de benzer hizmetler var.

Bungalowlar ise degisik degisik, bizimki prefabrik seklindeydi ve iki oda bir salon (salonda mutfak) banyo tuvalet ve genisce bir varendasi vardi. Oda sayisi farkli olanlari varmis ve bir de catisi olup da duvarlari kalin cadir bezi gibi olanlar da vardi. Hepsinin fiyatlari degisiyor ama bizimki icin konusacak olursak icinde klima bile vardi.

Boyle bir yerde kalinca tabi, yemek icme temizlik gibi hizmetler sana ait oluyor. Giderken nevresimlerimizi, tuvalet kagidina varincaya kadar ihtiyaclarimizi goturduk (oradaki marketten de alinabilir bazi seyler tabi cok ucuk degildi fiyatlar). Fakat tum mutfak malzemeleri (eksiksiz), yorgan yastik, masa sandalye, camasir askisi vs hersey var. Bir de oda o kadar temizdi ki gercekten cok sairdik. Meger ayrilmadan once odayi buldugun gibi tertemiz birakman gerekiyormus, eger onlarin temizlemesini istiyorsan bir miktar para odemen. Biz kendimiz temizledik ve yildizli pekiyi aldik :))


beraber oyun

Odalardan birinde cift kisilik yatak digerinde iki tane tek kisilik yatak vardi. Fakat birlikte uyumaya alismis bunyemiz oldugu icin butun yataklari ayni odaya koyduk, odalar da ufak oldugu icin bir duvardan diger duvara yatak seklinde bir oda oldu. Cok keyifliydi beraber uyuduk - uyandik tatilde bir arada olmanin tadini cikardik. Son birkac tatilde boyle yapiyoruz bir nevi gelenek haline geldi. Zaten This is Us dizini izledikten sonra boyle ozel gunlere ozel gelenekler yapma konusunda heveslendim. Yukaridaki fotografta yataklar birlesmeden onceki hali gorunuyor.

canim varendam :)

Varenda ise bu tatilin kalbini olusturuyor. Havuzda denizde falan olmadigimiz her an varendadaydik. Sahsen ben yerden hafif yuksek varendalari cok severim. Evimde on ve arka bahcem olmasina ragmen varenda gibi degil . Icerde masa sandalye takimi vardi ama varendada da ayrica var, tum yemeklerimizi disarda yedik denebilir. Iki aile gittigimiz icin yemek kismi sanki daha kolay oldu. Kahvaltilarda ortak saatte pek bulusamadik ama oglen ve aksam yemeklerinde beraberdik. Oglenleri genelde havuz kenarinda atistirmalik veya restoranlardan pizza falan seklinde gecti. Ancak aksamlari sirayla birimizde yedik ve beraber yaptigimiz icin fazla yorucu olmadi. Bir de sicaktan mi havasindan midir nedir, canimiz oyle pek yemek istemiyordu, cogu yemek hep kaldi iki gun seklinde yedik. Yani hergun tam yemek pisirme gibi olmadi, kalanlara ilaveler yaptik. Bu acidan yemeksiz tatil olusu bizi hic zorlamadi diyebilirim. Zaten ben her zaman ozenli besleniyoruz bir hafta da hafif beslenelim ne cikar kafasindayim.

keyif

fotograftaki hatayi bulunuz :)

Kamping alani plaja sifir degildi yuruyerek 15 dakika falan ama upuzun bir kumsal yuruyorsunuz zaten, gercekten cok genis bir kumsaldi. Denizde fazla yuzemedik ne yazik ki. Henuz yaz basi oldugundan herhalde su cok soguktu. Bozcaada'ya gittiyseniz onun suyu ile ayniydi diyebilirim. Ben bir dalip ciktim ve ciktimda tuuuuz diye bagirdim. Zira bu tatil oncesi birkac kez hollanda sularinda yuzmus hem gol hem denizde hic tuz bulamamistim. Tuzlu deniz ile hasret giderdim. Cocuklar kumlarla oynadilar, biz dalgalari dinledik. Bir aksamustu ise arkadasimla kizkiza ve birer cocukla gidip romans yaptik :)

ay isiginda akdeniz

Kamp alaninin benim icin ozel ayri bir tarafi vardi. Etraftaki agaclar, cicekler, ruzgarin esisi, gunesin yakisi hersey ama hersey cocuklugumdaki yaz tatillerimle ayniydi. Kavaklarin hisirtisi, gelincikler, igne yaprakli camlar. Bunlar hollandada da var ama farkli, buranin bitki ortusu bizimki ile birebir ayniydi. Helo'cum ise kiraladigimiz bisiklet ile bisiklet surmeyi ogrendi. Gecen yil aldigimiz denge bisikletinden sonra, bu yaz normal bisiklete gecirmeyi dusunuyorduk ama henuz satin alacak firsat olmamisti. Hazir oldugunu yapabilecegini biliyordum ama bu kadarini beklemiyordum. Ilk seferde tutup biraktim ve gitti. Hic yan tekerlegi olmadan ve (masallah) hic dusmeden. Oysa kendi ogrenisimi hatirliyorum da bir hafta surmus ve yara bere icinde kalmistim. Dondukten sonra hemen bir bisiklet aldik ve simdi hergun okula bisikletle gidip geliyor.

kavakli yollar en sevdigim

Denize giremedik ama bol bol havuzda yuzduk. Her cesit havuz vardi. Fakat en iyisi de etrafi camekanla kapli olan bir havuzun olmasiydi. Zira ilk uc gun hava feci ruzgarliydi ve sudan cikinca donuyorduk. Camekanli havuzda rahatca yuzduk o gunlerde. Havuz alanina yiyecek icecek sokmayi yasaklamislar ve terlikleri kapida birakip bir ayak havuzundan gecerek iceri girmeyi saglamislardi. Boylece ne pislik ne de bortu bocek vardi (yani kirinti olmadigi icin karinca falan yoktu demek istiyorum). Isteyen havuzdan cikip masalarda ve restoranlarda yiyordu. Boyle basit bir uygulamayla hem temizligi saglamalari hem de is yukunu/calisan sayisini azaltmalarini cok akillica bulduk.

dal-cik

kapali havuz
Arkadaslarla gitmis olmamizin da faydasi cok oldu tabi, cocuklar beraber guzel oynadi, biz de anneler veya babalar olarak keyif yapabildik. Birlikte oyle eglendik ki hem cocuklar hem biz her yil bu tarz bir tatil yapmayi diledik. Hatta daha kalabalik gidebilmeyi istedik.
ozledigimiz dev boyutlu zakkumlar
Turkiyede eskiden bu tip kamp alanlari oldukca yayginmis, ben hic yasamadim ama arkadasim cocuklugunda her yazini boyle gecirirmis. Saniyorum simdi bir cogu ozel otellere donustuler, oysa bu tip bir tatilin keyfi bambaska. Instagramda soyle yazmistim


Gercekten de bu acidan basarili bir tatil oldu. Doya doya oynadilar, dayatilan aktiviteler disinda canlari istedigi gibi davrandilar. Cocuklar buyuyup de kendi tercihlerini yapana kadar bu tur tatilleri her yil yapmayi istiyorum. Umarim yapabiliriz.

Bu tarz kamp alanlari guney avrupa kiyilarinda bolca varmis ama bizimkini merak edenler olursa burasiydi http://www.campinglayole.nl/ Sezon disi gitmis oldugumuz icin gayet uygun fiyatliydi. Bence deniz-havuz sezonu olmayan zamanlarda bile gidilebilir.

Ara Sira

12:52:00 3 Comments

Son on gundur falan acayip bir duygusal durumdaydim. Normalde icimde kendiliginden dogan nese ve mutluluk kaybolmus, icime bir huzun dolmustu. Nedeni bir cok sey olabilir, asiri yorgunlugum, kafama taktigim herhangi birsey falan. Nedeni muhim degil simdi zaten ben de hatirlamiyorum. Sadece dokunani yakarim halleri, icimden tasan sinir, neye catacagini bilememe durumlari. Haliyle bu haldeyken hersey ama hersey gozume batiyordu. Ozellikle de esimin yaptiklari, yapmasinin gerekli oldugunu dusunup yapmadiklari, hersey... Dolayisiyla evde gergin bir ortam hakimdi. Bu donemde en son oglumun dogumunda gelmis olan babannemizin bir haftaligina bize gelmis olmasi pek iyi bir tesaduf degildi ama bence iyi idare ettim. Olabildigim kadar huzuru korumaya calistim. Zaten son iki gunumuz daha var kamufle edebilirim.

Bunlari yazdim ama asil anlatmak istedigim baska. Bu gecenin ortalarinda Nova'nin uyanmasiyla uyandigimda icimdeki o huznun kalktigini, eski nesemin geldigini farkettim. Birden bire ve ustelik yine kocamla atismistik uyumadan once. Gayet yogun bir kirginlik icindeyken ve hatta bu sebeple zor uyumusken, birkac saat sonra gecmis bitmis olmasi (cozume dair bir girisim de olmadi) cok ilginc geldi. Anlam veremedim neydi bu degisiklige sebep. Yildizlar mi, gezegenler mi, hormonlar mi yoksa bilmedigimiz baska gucler mi? Ilk defa bu kadar keskin sekilde farkediyorum bu duyguyu.

Dolayisiyla bu sabah mutlu uyandim, son on gundur kafamda evirip cevirdigim bunlarin hesabini kocama soracagim dedigim maddelerin hepsi ucmus gitmis. Hatta ekstra ilgiler falan. Kendime sastim yeminle, dur bu ne hal diye.

Elbette yine meseleleri konusmadan atlamayacagim ama acaba nedne oldu, nasil oldu, baska neler neler var boyle hayatimizda olan, biz neyiz bu kadar pasif miyiz, yere goge sigdiramadigimiz akil bu kadar mi ustunmus, dusunceler duyguyu etkiler diye dusunurdum, oysa duygum ondan bagimsiz miymis.... seklinde deli sorularla basbasa kaldim.

26 Haziran 2017 Pazartesi

Bayram gibi bayram

00:53:00 3 Comments


Yorgunluktan gözlerim kapanmak üzere ama uyumadan yazmalıyım bugünü. Zira üstüne bir uyku geçirdikten sonra hiç bir olay olduğu gibi kalmıyor. Hollanda'da bütün bayramlarımız yalnız ve buruk geçti bu güne dek. İlk defa gerçekten mutlu bir bayram günümüz oldu burda. Hatta sanıyorum artık herkes tatile gitmeyi tercih ettiği için orada bile böyle coşkulu kutlama azdır.

Buradaki arkadaş grubumuzla bayramları beraber kutlayalım diye bir düşüncemiz vardı ama sadece sözde kalmış eyleme geçirememiştik. İki gün önce ise bir anda toplaşalım mı ne yapsak diye ortaya atıldı fikir. Hemen bir WhatsApp grubu kuruldu, eklenen 22 kişiden 10 kadarı katılabilecekti. Geç bir plan olduğu için zaten herkesin programı belliydi veya son haftaların muhteşem havasına rağmen havanın bozacağı tuttu. Önce bize davet ettim, yok dediler zor olur, kızımın Doğum gününü yaptığımız parkta kutlamaya karar verdik.

Fakat hava mesele, açacak mı yağacak mı ne olacak diye elimizden düşmedi telefonlar. En sonunda gözümüzü karartık, yaz yağmuru Ne olacak dedik, olmadı eve kaçarız diye anlaştık. Herkes ne yapabiliyorsa yaptı veya getirdi. Fakat bayramın bereketi işte soframız doldu taştı.

Sabah erkenden anlaştığımız parka gittik. Web sitesine göre o saatte açılmış olması gerekiyordu ancak kapalıydı (tel çiti var ve kilitleniyor hergün) bir süre bekledik ama açılmayınca ona çok yakın başka bir parka gittik. Burası ayrıca içinde cafe olan bir parktı, ilk başta burayı da düşünmüştüm ama kararsız kalmıştık. Ancak yine burası kısmetmiş ve üstelik Allah bize güzel bir plan hazırlamış ki. Cafenin iç kısmında ayrıca bir doğumgünü olduğu için rezerve haldeydi ancak, öğleden sonra olacsk bir parti için parkın başka bir köşesine çardak kurulmuş, altına masalar yerleştirilmişti. Biz cafe önünde bir masaya oturacakken itiraz ettiler ama o çardağı ücretsiz kullanmamıza izin verdiler (normalde doğumgünü olan kira ödüyor). Hemen yerleştik Harika bir ortam oluşeverdi. Gerçi sonrasında cafe sahibine içimizden gelen bir ücreti bir tabak baklava eşliğinde verdik, çok memnun oldu. Tabi yaptığımız alışveriş de cabası. Normalde hava kapalı olduğu için o gün pek de yoğun değildi. Nasip işte.

Bol sohbet kahkaha, yeme içme derken çocuklar için unutulmaz anlar yaşandı bence. Parkın oyunlarından faydalandılar elbet ama zaten bunu sıradan günlerde de yapıyorlar. Toplu oyunlar oynattık (çatlak patlak, bezirgan başı, körebe gibi), el öptürüp bayram harçlığı, şeker /çikolata verdik, kolonya döktük. Bayram harçlıklarıyla dondurma aldılar. Sonra babalar ve çocuklar futbol maçı yaptılar. Parktaki ücretsiz araba ve bisikletlerle yarış yaptılar, yokuşlardan kaydılar. Baloncuklar yapıp yakaladılar, çikolatalarını, kuru üzümlerini paylaştılar. Bu tarz piknikli park gezileri çok yaptığımız halde bugünün farkını ve önemini anladılar. Hatta bir ara oğluşum boks diyerek yumrukları tokuşturmayı talep eden birinin yumruğunu öptü :) El öpücek zannetti garibim. Üstelik ona hiç öğretmemiştim bugün kendisi görerek öğrendi :))

Velhasıl hepimiz için çok keyifli bir gündü. Şimdi içimde mutlulukla perçinlenmiş bir huzur var. Bundan sonra elimizden geldiğince bunu gelenekselleştirmeye karar verdik. Bugün kendi aramızda konuşurken nerde o eski bayramlar şeklindeki sözlerimizi, belki yıllaaar yıllar sonra onlar da söyler. Nerde o parkta yaptığımız eski bayramlar diye....


Biz bu bayrama çok mutlu başladık, dilerim sizinki de öyle geçer. Herkese iyi bayramlar 💖<3 p="">

10 Haziran 2017 Cumartesi

Hangi Tatil

11:50:00 2 Comments

Henüz dönüş yolunda olduğumuz bir kamp tatili yaptık, detaylarını umarım yazabilirim daha sonra. Çok güzeldi, minicik bir bungalow, ihtiyacın olan herşey var ama yemeğini temizliğini kendin yapıyorsun. O büyük otellerdeki gereksiz lüks yok, israf yok buna rağmen doyasıya keyif var, zamanı nasıl yöneteceğin sana ait (yemek saati havuz saati döngüsü yok) ister topla ister dağıt ( oteldeki ayıp olmasın kaygısı yok). Yüzlerce bungalow çadır ve karavanın olduğu kocaman ancak elbette sınırlı arazide çocuklar özgür, doğa muhteşem, çok sevdik, bundan sonra her sene gitmeyi diledik.

Ben şahsen böyle kendin yap kendin ye anlayışını seviyorum, bana zor da gelmiyor. Zaten yılın tüm diğer ayları dikkatli besleniyoruz, tatilde karpuz ekmek ye ne çıkar diye düşünenlerdenim. Hafif yiyelim hafif yaşayalım... Üstelik israf da etmiyoruz, herşey dahil otellerde gözüme aldanıp tabağıma doldurduğum yemekleri israf olmasın diye mideme tıktığım sonrasında da ters dönmüş kaplumbağa gibi kaldığım çoktur. O yüzden böylesi daha iyi. Tatilde asıl olan kafayı boşaltmaktır, bunda da olmuyor mu, hem de ne güzel oluyor...

Ve dün gece dönüş yolunda mola vermek için bir gecelik gayet lüks bir otelde kaldık. Şıkır şıkır banyolar, gürül gürül sıcak su (kampta küçük ısıtıcı bazen tekliyordu), yumuşacık kaliteli yataklar (evet kamptaki sırtımı ağrıtmıştı), zengin görünümlü dekorasyon... Oh be dedim lüks ne güzel birşey kendime geldim.

Sonra tabi bir daha kendime geldim, ben ne diyorum diye... Daha dün kamptan mest haldeydim noldu? Bir gün öyle bir gün böyle, insanoğlu ne tuhaf?

Evet belki tuhaf belki değil, her birine ihtiyacımız var. Herkesin her birine ihtiyacı farklı dozda olabilir. Uzun süren kamp yaşamı kimini yorar kimini yormaz, lüks otel tatili kimi zaman şart kimi zaman ekstra.

Modern çağın lükslerini yaşamamış olsaydık yine de lüksü arar mıydık? Ortaçağda falan taş yatak üzerinde uyuyanlar kabarık saman yatakları hayal ederler miydi? İnsanoğlu neden daha hep ileriye gitti? Rahat yaşam konfor için mi? Bu durumda ısrarla ormanda veya kamplarda yaşayanlar (yakın zamanda Doppler isimli kitabı bitirdim- normal hayatını bırakıp ormanda ilkel yaşamaya geçen bir adamı anlatıyor) neyin peşinde? Yaptıkları doğamıza aykırı beyhude bir uğraş mı?

Kafamda bu sorular dönerken damağımda kalan, herşey tatmin olduğun ölçüde güzel. Bir gün onu istersen, diğer gün diğerini istemen suç değil. Hepsi bizim için hepsinin yeri ayrı ayrı. Ve hepsinin bize kattığı farklı...